A. On Sekizinci Yüzyıl'da Bilim:Aydınlanma
Dönemi
Aydınlanma, insanın kendi aklı ve deneyimleri ile geleneksel görüşler ve
ön yargılardan kurtulmak ve akla dayanarak, dünyayı kavramak düzenlemeye
çalışmaktır. Bu anlamda Aydınlanma Çağı insan aklının bağımsız olması
gerektiği düşüncesine dayanır. Öyleyse benimsenmesi gereken tavır inanmak
değil, bilmek olmalıdır.
Bu genel belirlemeden anlaşıldığı üzere, burada sorgulanmak istenen insan
varlığının anlamı ve bu Dünya'daki yeridir. Nitekim Aydınlanma'nın
gelenekselleşmiş bir tanımını veren Kant'a göre Aydınlanma, insanın kendi
kusurları sonucu düşmüş olduğu olumsuz durumdan, yine kendi aklını
kullanmak suretiyle çıkma çabasıdır. Gerçekte insan içinde bulunduğu
olumsuz duruma aklın kendisi yüzünden değil, ama onu gerektiği gibi
kullanmayı bilmemesi yüzünden düşmüştür. Bu yönüyle Aydınlanma'nın,
Ortaçağ düşüncesine ve yaşam anlayışına karşıt bir dünya görüşü olarak
ortaya çıktığı görülmektedir.
Aydınlanma'nın temel özelliklerinden birisi de, doğa ile akıl arasında bir
uygunluk olduğunu ve akılsal yapıda olan bu doğayı aklın rahatlıkla
kavrayabileceğidir.
a. Doğa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde bilginin doğasına ilişkin tartışmalar yoğunlaşmış ve Tümevarım
Yöntemi Hume tarafından sorgulanmıştır. Fransız ansiklopedistlerinden
D'Alembert ve Diderot gibi araştırmacılar Rönesans'tan bu yana üretilen
yeni bilimsel bilgi birikimini, Ansiklopedi adlı yapıtta bir araya
getirmeye çalışmışlardır.
b. Matematik
Bu dönemde Euler ve Lagrange integral ve diferansiyel hesabına ilişkin on
yedinci yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök
mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir
atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk
özel çözümlerini vermiştir.
Leonardo da Vinci
Rönesans'ın habercilerinin başında gelen Leonardo da Vinci (1452-1519)
sistematik bir eğitim görmemiş olmasına karşın, bilgi dağarcığını iyi
geliştirmiş ve bilim ve teknolojiye önemli katkılarda bulunmuş
ansiklopedik nitelikte bir bilim adamıdır. Leonardo, öncelikle bir ressam
olarak ad yapmıştır; onun muhteşem yapıtları bazı kiliselerin duvarlarını;
günümüzdeki önemli müzeleri süslemektedir. Ancak resim çalışmalarını
sağlıklı bir şekilde yürütebilmek için bir seri anatomi ve perspektif
çalışmaları yapmak ihtiyacını hissetmiştir. Bu çalışmalardan perspektifle
ilgili olanını Leon Battista Alberti ve Pietro della Francesco gibi
devrinin matematikçileriyle birlikte yürütmüştür. Bunlardan Francesco
matematiğin yanı sıra resimle de ilgilenmiştir.
Diğer yandan Leonardo, yapı bilgisine gereksinme duymuş ve başta insan
yapısı olmak üzere bazı canlı yapıları kapsayan bir anatomi çalışması
yürütmüştür. Bu çalışmalarında enjeksiyon tekniğini uygulayarak, yani
dokular arasına kısa zamanda donan bir maddeyi zerk ederek, yapıyı tespit
edip, onu en ince ayrıntısına kadar, en doğru şekilde belirlemeye
çalışmıştır. Bu gayretleri sonucunda, özellikle kalp, mide, muhtelif
damarlar ve kasların yapısını günümüze uygun olarak belirlemeyi
başarmıştır. Kalbin kapakçıkları ve hareketi üzerinde dikkatini
yoğunlaştırarak, kalbin adeta bir tulumba şeklinde çalıştığını
belirtmiştir.
Leonardo anatomi çalışmalarını karşılaştırmalı olarak yürütmüş, insanın
anatomik yapısı ile muhtelif hayvanların anatomik yapılarını
karşılaştırmıştır. Bunlardan biri de atların bacak ve ayak kemikleri ile
insanınki arasında yaptığı ilginç ve günümüzde de doğru olarak kabul
edilen karşılaştırmasıdır. Teknoloji ile ilgili olarak bazı projeler
geliştiren Leonardo, kuşların kanat ve kas yapısından hareketle,
insanların da belli bir düzenek sayesinde uçabileceği anlayışını
geliştirmiş ve bu yolda bazı araştırmalar yapmıştır. Aynı şekilde balıklar
gibi, insanların da denizin altında yaşayabileceğini varsayan Leonardo'nun
ilk denizaltı projelerini geliştirdiği görülmektedir.
Leonardo bir ressam, bir bilim adamı ve bir mühendistir; ancak o günlerde
yaygın olarak kabul gören hümanizm görüşünü de desteklemiş ve klasik Yunan
düşünürlerinin ve yazarlarının yeniden incelenmesi ve benimsenmesi
gerektiğini hararetle savunmuştur. Ona göre bilim adamları tıpkı
Aristoteles ve Platon gibi, kendi düşüncelerini hiçbir etki altında
kalmadan geliştirmeli ve savunmalıdır.
On altıncı yüzyıl bilimlerde otoritelerin yıkıldığı bir dönemdir;
astronomide Batlamyus sistemi yıkılırken, tıpta Galen otoritesi son
bulmuştur.
c. Astronomi
Yakın dönem astronomi çalışmalarının genellikle üç alanda yoğunlaştığı
görülmektedir:
1. Özellikle Herchell ve Halley'in yapmış oldukları gözlemler sonucunda
Güneş sistemine ilişkin gözlemsel veriler artmıştır.
2. Astronominin kuramsal yönünü oluşturan ve elde edilen gözlemsel
verileri değerlendirerek gökcisimlerinin hareketlerinin matematiksel
açıklamasını veren dinamik astronomi gelişmiştir. Mesela Laplace, Güneş
sistemindeki bütün gezegenlerin hareketlerinin matematiksel olarak
gösterilebileceğini öne sürmüştür.
3. Fizik ve kimya alanlarında yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen
veriler doğrultusunda yıldızların yapısını inceleyen astrofizik ve evrenin
yapısını inceleyen kozmoloji gibi yeni bilim alanları ortaya çıkmıştır.
Özellikle astrofizikte Frounhofer ve Kirchoff'un, kozmolojide ise Kant ve
Laplace'ın yapmış olduğu araştırmalar çığır açıcı niteliktedir.
d. Fizik
Bu dönemdeki fizik araştırmalarının özellikle elektrik konusunda
yoğunlaştığı ve Gilbert ve Otto von Guericke'in ardından, Du Fay,
Franklin, Cavendish, Coulomb, Galvani, Ampere ve Volta'nın çalışmaları
sonucunda elektriğin bağımsız bir fizik dalı olarak ortaya çıktığı
görülmektedir.
Ayrıca, ses, ışık, ısı ve enerjinin doğasını açıklamaya yönelik çalışmalar
yoğunlaşmış ve bu fiziksel varlıklar arasındaki ilişkiler matematiksel
olarak gösterilmiştir.
Dalton, kimyasal tepkimeleri açıklamak için Atom Kuramı'nı, Young ise
ışığa ilişkin çağdaş Dalga Kuramı'nı geliştirmiştir.
f. Biyoloji
Bu dönemde doğa bilimlerinden botanik ve zooloji alanlarındaki çalışmalar
gelişmiş ve özellikle Darwin'in dedesi Erasmus Darwin ve Lamarck'ın yapmış
olduğu araştırmalar sonucunda, yeni bitki ve hayvan türlerinin oluşumunu
açıklamaya yönelik Evrim Kuramı'nın temelleri atılmıştır.
g. Coğrafya
Bu dönemde on beşinci yüzyılda başlayan coğrafî keşifler, Cook 'un
özellikle Antarktika ve Dünya'nın diğer bölgelerine yapmış olduğu
gezilerle tamamlanmıştır.
h. Teknik
Bu dönemde Sanayi Devrimi'nin temelleri atılmış ve bu sayede üretime
makinalar hakim olmaya başlamıştır. Deniz ve kara araçlarının yanı sıra,
hava araçları da geliştirilmiştir. Montgolfier Kardeşler'in bu alandaki
çalışmaları sonucunda havacılığa ve uzay çalışmalarına giden yol
açılmıştır.
Kimyanın gelişmesine bağlı olarak madencilik ve metalürji sanayi de
ilerlemiş ve üretim biçimi ve buna bağlı olarak ürün verimi köklü bir
değişim geçirmiştir. Ayrıca tarımda da sanayileşme sürecine girilmiştir.
B. On Dokuzuncu Yüzyılda Bilim : Endüstri Devrimi ve Bilim
Endüstri Devrimi İngiltere'de buharlı makinelerin kullanılmasıyla başlar.
İnsan ve hayvan gücü yerine buhar ve elektrik gücüyle çalışan fabrikaların
kurulmasıyla büyür.
Bu dönemin önde gelen özelliklerinden birisi bilimle teknolojinin
yakınlaşmaya başlamasıdır. Özellikle bu yüzyılın ikinci yarısından sonra,
bilimsel bilgi birikimi, gündelik ihtiyaçların karşılanması maksadıyla
teknolojinin hizmetine verilmiş ve teknolojideki gelişmeler yerleşik yaşam
biçimlerini değiştirmeye başlamıştır. Örneğin, kuramsal elektrik
araştırmalarından elde edilen sonuçlar, hemen elektrik dinamosu ve
motoruna, telgrafa, telefona ve diğer cihazlara dönüştürülmüş ve bunların
yaygınlaşmasıyla Dünya yeni bir çehre kazanmaya başlamıştır.
Bu dönemin en önemli gelişmelerinden birisi, üretime yönelik araştırma
laboratuarlarının kurulmasıdır. Bu laboratuarlarda geliştirilen ürünler,
bunlara bağlı olan fabrikalarda seri olarak üretilmiş ve satışa
sunulmuştur. Özellikle ABD'deki sanayi atılımında, gerek devlet ve gerekse
özel teşebbüs eliyle kurulan dev araştırma laboratuarları etkin rol
oynamışlardır.
Bilimlerle felsefenin birbirlerinden kesin sınırlarla ayrıldığı bu
yüzyılda, bilimlerde uzmanlaşmanın başladığı ve bilgi üretiminin ivmesinin
inanılmayacak boyutlarda arttığı görülmektedir. Artık daha önceki
devirlerde olduğu gibi bilimin bütün sahalarının bilinmesinin ve hattâ
tanınmasının imkanı kalmamış, bilim adamları öğrenme ve araştırma
faaliyetlerini bir yada birkaç saha ile sınırlandırmaya başlamışlardır.
Bu yüzyılda, çeşitli alanlarda elde edilen bulgulara dayanarak büyük çaplı
bilimsel kuramlar doğmuştur. Fizikteki termodinamik ve elektromagnetik
kuramları ile biyolojideki evrim kuramı bir alanın sınırlarını aşmış ve
birçok uzmanlık sahasında tartışılır hale gelmiştir.
Dönemin en belirgin özelliklerinden bir diğeri de, neredeyse Rönesans'tan
beri beslenen bilim sevgisinin bu dönemde had safhaya ulaşmasıdır.
İnsanlar birbiri ardı sıra gelen bilimsel ve teknolojik gelişmelerden
büyük ölçüde etkilenmiş, bilime büyük bir tutku ile bağlanmış ve bilimin
her sorunun çaresini bulacağına inanmışlardır. Bu hayranlık ve iyimserlik,
20. yüzyılın ortalarına değin büyüyerek sürmüştür.
EVRİM KURAMI VE DARWİN
C. Yirminci Yüzyılda Bilim :Çağdaş Bilim
Yirminci yüzyılı bilimsel gelişmeler açısından sıcağı sıcağına
değerlendirmek bilim tarihçileri açısından oldukça güçtür. Bunun
nedenlerinden birisi, bilimlerdeki gelişmelerin henüz tamamlanmamış olması
ve henüz önemi kavranamayan bazı buluşların ileride yaratabilecekleri
büyük gelişmeleri bugünden kestirmenin oldukça güç olmasıdır. Dolayısıyla
önemsiz olanı önemli olanın önüne alma gibi bir hatanın yapılma olasılığı
vardır. Ancak fizikteki Kuantum Kuramı ile Görelilik Kuramı'nın ve
astrofizikteki Büyük Patlama Kuramı'nın bu dönemin en önemli buluşları
olduğunu söylemek mümkündür.
EİNSTEİN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Doğuşu ) KUANTUM TEORİSİ ve
Atom Fiziğinin Doğuşu
a. Doğa ve Bilgi Felsefesi
On dokuzuncu yüzyıldan itibaren bilimde ortaya çıkan olağanüstü
gelişmeler, bilimin kendisini de felsefî bir sorun haline getirmiş,
bilimin kavramlarını ve yöntemini, felsefî açıdan anlamak ve
anlamlandırmak üzere çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Bilimsel alanları ürün ve etkinlik açısından değerlendirme çalışmaları
yapılmış ve özellikle bilimsel kuramların mantıksal yapıları bakımından
tutarlılığının denetlenmesi ve bilimsel önermelerin yapı ve içerik
açısından taşıması gereken özelliklerinin bir standarda bağlanması
gerektiği savunulmuştur.
Bilimi etkinlik açısından ele alan çalışmalarda ise özellikle kuram
seçiminin hangi ölçütlere göre yapılması gerektiği tartışılmıştır. Yeni
Pozitivizm veya Viyana Çevresi bilim önermelerinin doğruluk
değerlerinin Doğrulama İlkesi açısından belirlenmesi gerektiğini
savunurken, Popper ise Yanlışlama İlkesi'ne göre belirlenmesi gerektiğini
vurgulamıştır. Bilimi bir etkinlik olarak gören Kuhn ise, bilimsel
gelişmenin aynı zamanda bilim topluluklarının sosyal yapısıyla da ilgili
olduğunu vurgulayarak, bilimin felsefî boyutunun yanında sosyolojik
boyutunun olduğuna da dikkat çekmiştir.
b. Matematik
Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi
ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré,
Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler bu konudaki görüşleriyle katkıda
bulunmuşlardır.
Russell, matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır.
Matematiğin, sayı gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini,
küme, değilleme, veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p
ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır.
Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir
sistemdir; mantığa indirgenerek değil, simgesel aksiyomatik bir yapıya
dönüştürülerek temellendirilmelidir.
Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik
sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel
bir faaliyettir.
Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik
kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir.
Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor
sayılabilir. Dedekind erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla
ilgilenmeye başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli
reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü
kümeler kuramının kurucusudur.
c.Astronomi
Bu dönemde astronomi alanında yıldızlar ve evrenin yapısına ilişkin
çalışmalar artarak devam etmiş ve evrenin oluşumuna ilişkin Büyük Patlama
Kuramı ortaya atılmıştır. Diğer taraftan, insanın bu evrende yalnız olup
olmadığı tartışılmış ve bunu belirlemeye yönelik çeşitli projeler
geliştirilmiştir.
Yine bu dönemde gezegenlere ilişkin çalışmalar da ön plana çıkmış ve 1930
yılında Tombaugh tarafından Plüton gezegeni ve daha sonra da bu gezegenin
uydusu Charon bulunmuştur.
d. Fizik
Bu dönemde Görelilik ve Kuantum kuramlarının ortaya çıkmasıyla birlikte,
fizik alanı kavram ve kuramları açısından yeni temellere oturtulmuştur.
Atom altı parçacıkların bulunmasından sonra Atom Kuramı bütünüyle yeni bir
görünüme kavuşmuştur.
e. Kimya
Bu dönemde kimya, sanayinin belkemiği haline gelmiştir; ancak kimya
çalışmaları sadece sanayide değil, tıp başta olmak üzere değişik bilim
dallarında da önemli rol oynamıştır. Atom konusundaki çalışmalar, genetik
ile ilgili çalışmaları ve canlıların temel maddesi konusunda yapılan
araştırmaları büyük ölçüde etkilemiştir.
f. Biyoloji
Bu dönemde hücrenin yapısı ve işlevlerine ilişkin çalışmalar biyolojiyi
büyük ölçüde etkilemiştir. Bunun yanı sıra genetik alanında çok önemli
adımlar atılmış ve özellikle son dönemde yapılan araştırmalarla klonlama
yöntemine götüren yol açılmıştır.
Ayrıca kimyaya dayanan hormon çalışmaları tarım alanındaki verimi
arttırmış ve canlıların kökeni ve evrimiyle ilgili araştırmalar, yeni
bilimsel bulgularla güç kazanmıştır.
g. Jeoloji
Bu dönemde jeoloji iki gelişmeden büyük ölçüde etkilenmiştir. Teknolojik
atılım, radyometrik tarihleme yönteminin uygulanmasında, kayaç ve
minerallerin kimyasal çözümlenmesinde ve sismolojik incelemelerde büyük
ilerlemelere yol açmıştır. Levha tektonoği ise bu yüzyılın ikinci
yarısından sonra yerbilimlerinin hemen bütün dallarında büyük dönüşümlerin
gerçekleşmesine neden olmuştur.
h. Tıp
Bu dönemde tıp alanında yoğun bir uzmanlaşma görülmektedir. Artık genel
olarak tıp değil pediatri, oftalmoloji, kardiyoloji ve ilerleyen süreç
içerisinde genetik ve embriyoloji çalışmaları yoğunlaşmıştır.
Yirminci yüzyıl tıbbının en önemli özelliği, gelişen teknolojiyi çok iyi
kullanması ve teşhis ve tedavide daha kesin ve ayrıntılı sonuçlar elde
etmesidir. Mikroskobun olağanüstü bir şekilde gelişmesiyle başlayan süreç
röntgenle devam etmiştir.
i. Teknik
Yirminci yüzyıl teknik alanında önemli gelişmelere sahne olmuştur. 1903
yılında Wright kardeşler Flyer I ismini verdikleri ilk uçakla yerden
havalanmış ve 59 saniye süreyle 260 metre uçmuşladır. Daha sonraki
yıllarda gaz tribünleriyle donatılan jet uçakları, 1960'larda ses üstü
hızlara ulaşmışlardır.
1895'te X ışınlarının bulunmasıyla başlayan bir dizi buluş nükleer çağın
kapısını açmıştır. 1938'de atom çekirdeğinin parçalanması sonucunda açığa
çıkan muazzam enerjinin kullanım şekilleri, bilim
adamlarının topluma karşı sorumluluğu konusunu gündeme getirmiştir.
Enrico Fermi'nin 1942'de ?ikago Üniversitesi'nin spor sahasında kurmuş
olduğu küçük bir reaktörde zincirleme çekirdek reaksiyonlarının denetimini
başarması, elektrik enerjisi üreten reaktörleri gündeme getirmişken, 6
Ağustos 1945'de Hiroşima'ya atılan atom bombası, insanların bilim ve
teknolojiye bakışlarını ciddi şekilde sarsmıştır. Ancak bilimsel ve
teknolojik bilginin üretilmesi ile kullanılması, birbirlerinden oldukça
farklı süreçlerdir ve bunların üretiminden sorumlu tutulabilecek
bilginlerin kullanımından da sorumlu tutulması doğru değildir.
k. Uzayın Keşfi
Uzaya seyahat edebilmek sadece roketlerle mümkün olduğundan, roket
gelişiminin tarihi, bir bakıma uzay uçuşlarının tarihi olarak görülebilir.
İlk roketin ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte,
onun bir Çin buluşu olduğu söylenmektedir. 1232 yılında Çinliler Moğolları
uçan ateşli oklarla geri püskürtmüşlerdir. 1379'da ise Venedikliler ve
Cenevizliler arasında yapılan bir savaşta kaba bir roket kullanılmıştır.
19. yüzyıl savaş roketlerinin geniş ilgi gördüğü bir yüzyıldır. Büyük
Britanyalı Sir William Congreve, Napolyon savaşlarında ve 1812 savaşında
katı yakıtlı itici kuvvetle çalışan bir roket geliştirmiştir. Ancak
akaryakıtlı roketlerin kullanılması ile uzaya seyahatin mümkün olacağını
savunan ve bu konuda ilk bilimsel eseri yayınlayan kişi Constantin
Tsiolkovsky adlı bir Rus bilim adamıdır. Onun bu çalışması ciddiye
alınmazken, Robert H. Goddard adında bir Amerikalı ve Hermann adında
Romanya asıllı bir Alman ayrı ayrı çalışarak modern roket biliminin
temellerini atmışlardır. Ayrıca Oberth adında bir bilgin Dünya'dan bir
cismin başka bir aleme gitmesi ile ilgili teorilerini ve formüllerini bir
kitapta toplamış ve bu kitaptan esinlenerek Almanya'da Uzaya Seyahat
Kurumu kurulmuştur. Goddard ise, uzun süre üzerinde çalıştığı konu ile
ilgili görüşlerini bir rapor olarak yayınlamıştır. 1919'da çıkan bu
raporda Ay'a atılacak bir roketten de söz edilmektedir. 1926'da bir deney
roketi hazırlamış ve bu roket yaklaşık 60 metre kadar havalanmıştır. 1929
yılında ise Goddard, içinde barometre, termometre gibi ölçü araçlarının ve
bir fotoğraf makinasının bulunduğu ilk roketi havaya fırlatmıştır.
Füzecilik ve uzay yolculuğu denildiğinde akla ilk gelen isim kuşkusuz
Wernher von Braun'dır. Goddard ve Oberth'in çalışmalarından haberdar olan
Von Braun, Uzaya Seyahat Kurumu'nda füze denemeleri yapmış daha sonra
Alman Hava Kuvvetleri hesabına çalışmış ve bu iş için bir füze üssü
kurulmuştur.
Bu çalışmalar sonucunda İkinci Dünya Savaşı'nın en güçlü silahı olan V-2
roketleri doğmuştur. Savaştan sonra von Braun planları ile birlikte
Amerika'ya kaçmış ve Kaliforniya'da kurulan Cape Canaveral (şimdiki adı
Cape Kennedy) Uzay Araştırmaları Merkezi'nde çalışmaya başlamıştır.
4 Ekim 1957 tarihinde ise Ruslar dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik-1'i
Dünya'nın yörüngesine oturtmayı başardılar. 31 Ocak 1958'de ilk Amerikan
yapay uydusu yörüngeye oturtuldu ve uzaya uydu gönderilmesi bu tarihten
sonra baş döndürücü bir hızla devam etti.
Amerikalılar, uzay çalışmalarını bir çatı altında toplamak için Ekim
1958'de NASA'yı (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) kurdular. 12 Nisan
1961'de ilk defa uzaya insanlı bir roket fırlatıldı. Vostok-1 adlı roketle
birlikte uzaya çıkan bu ilk insan Rus Yuri Gagarin idi. 21-27 Aralık
1968'de Frank Borman, James Lowel ve William Anders, Ay çevresini Apollo-8
ile dolaştılar ve inişe uygun yerleri tesbit ettiler. 20 Temmuz 1969 günü
ise, Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins idaresi altındaki
Apollo-11 uzay aracı Ay'ın Sessizlik Denizi denilen ıssız bir düzlüğüne
inmeyi başardı ve Neil Armstrong, Ay'a ilk ayak basan insan unvanını elde
etti. Bu başarı, gezegenlere gönderilen insansız araştırma gemileri ve
1981'de uzay mekiğinin geliştirilmesiyle sürdü.
l. Bilgisayar
İnsanoğlunun ilk hesap makinesi abaküslerdir ve abaküse benzeyen ilk
araçlar bundan 3000 sene önce kullanılmıştır. Otomatik hareketlerden
yararlanan ilk toplama makinesini Blaise Pascal geliştirmiştir. Pascal bu
makineyi tasarlarken, bir tarafa doğru döndürülen dişli çarkların
hareketinden faydalanmıştır. Daha sonra Leibniz aynı prensiple çarpma
işlemi de yapabilen bir makine daha geliştirmiştir.
Hesaplamada elektronik sistemin öncüsü İngiliz bilim adamı Charles
Babbage'dir. Babbage'nin Analitik Motor adını verdiği cihaz belli bir
programlama içinde hesapları otomatik olarak yapabilmekteydi.
Gerçek anlamda bilgisayarlar 1941 yılında Berlin'de Kondrad Zuse
tarafından geliştirilmiştir. Onun yaptığı bilgisayar elektron
lambalarından oluşuyordu ve aynı yıllarda Busines Machines Corporation
adlı firmanın yaptığı otomatik bilgisayardan çok daha hızlı çalışıyordu.
1946'da, Amerikalı J. Presper Erchert ve John W.Mauchly, yüksek işlem
hızına sahip tam elektronik ilk sayısal bilgisayarı geliştirdiler. 17500
civarında elektron tüpü, 1500 röle, 70000 direnç ve 10000 kondansatörden
oluşmuş 30 ton ağırlığındaki bu dev makine, on haneli beş bin sayıyı bir
saniye içinde toplayabiliyordu. Sonraki yıllarda inanılmaz bir süratle
geliştirilen bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve doğru bir şekilde işleme ve
saklama özellikleri nedeniyle, kısa sürede günlük hayatın ayrılmaz bir
parçası haline geldiler. Bilgi üretimi ve dolaşımı hızlandı. Bu gelişmeler
sayesinde, bir toplumun bütün bireylerinin bilgiye kolayca ulaşmaları ve
onu tüketmeleri mümkün oldu. Bilgi toplumunun oluşumunu hızlandıran bu
gelişmelerin yanısıra, basımevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün
makina ve araçların kontrolünü de bilgisayarlar üstlenmeye başladı.
Böylece insanlar uzun süre alan ve oldukça karmaşık olan yorucu ve
bıktırıcı işlerden kurtuldular.
Kaynak : gizli_tarih
yahoo grubu