A. Yeniden Doğuş (Rönesans) Dönemi'nde
Bilim: 15-16.yy
Rönesans'ı, Ortaçağ ile Yeniçağ arasında geçen zaman dilimi olarak
tanımlayabiliriz; ancak Ortaçağ ansızın sona ermediği gibi Yeniçağ da
ansızın başlamamıştır. Ayrıca Ortaçağ'ın bitmesi ve Yeniçağ'ın başlaması
her ülkede aynı tarihlerde gerçekleşmemiştir; örneğin İtalya'da diğer
ülkelerden daha önce, 14. yüzyılın ortalarında 'Petrarca Zamanı'nda
başlamıştır.
Rönesans, diğer bütün özellikleri bir yana, Ortaçağ'ın kavramlarına ve
yöntemlerine karşı bir başkaldırıdır. Herkes bilir ki her nesil bir
öncekine karşı şu veya bu ölçüde tepki gösterir; her dönem bir öncekine
karşı yapılmış bir başkaldırıdır ve bu böyle devam eder; ancak,
Rönesans'da yapılan başkaldırı, diğerlerine göre daha sert olmuştur.
Ortaçağ'ın karakteristik özelliklerinden birisi yeniliklere karşı duyulan
korkudur. Rönesans ise bu konuda daha hoşgörülü olmuştur. Her yenilik
sorunlar yaratmış, ancak yenilikler insanların karşısına giderek artan bir
sıklıkla çıkmaya başlayınca, bunlara alışılmış ve yeniliklere karşı daha
az güvensizlik duyulur olmuştur; sonunda insanlar yeniliklerden
hoşlanmışlardır.
Bilim alanında, yapılan yenilikler devrim niteliğindedir. Bu durum ürkek
insanların neden bilimden korktuklarını açıkçı ortaya koymaktadır; çünkü
hiçbir şey bilginin gelişimi kadar çağ açıcı olamaz; her türlü toplumsal
gelişimin kökeninde bilim bulunmaktadır. Rönesans döneminin bilim adamı
yeni bir bakış değil, yeni bir oluşum ortaya koymuştur. Yenilikler çoğu
kez öyle büyük olmuştur ki o
döneme Yeniden Doğuş ya da Rönesans değil, Gerçek Doğuş, Yeni Bir
Başlangıç demek daha uygun olur.
Rönesans, insanın kendi üzerine eğildiği, kendini keşfettiği ve hümanist
görüşün önem kazandığı bir dönemdir. Ortaçağ'da egemen olan Hıristiyan
anlayışı bu dünyanın değerini, insanı öbür dünyaya hazırlayışı ile
ölçmüştür. Oysa hümanistler insanın bu dünyadaki yaşamı ile
ilgilenmişlerdir. Bütün bunlar insanın kendi üzerine eğilmesine, başka
deyişle, insanın kendini keşfetmesine neden olmuştur.
a. Doğa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde Yunan felsefe ve bilim anlayışına yeniden dönülmüş ve bu
anlayışın daha derinden kavranabilmesi için Yunanca'dan çeviriler
yapılmaya başlanmıştır.
Bu döneme damgasını vuran etkinlik, doğaya ilişkin doğru ve güvenilir
bilgi elde etmek için gerekli olan yöntem arayışıdır. Bu yöntemin araçları
olarak gözlem ve deney üzerinde durulmuştur.
Ayrıca, yeni bir insan ve yeni bir toplum arayışı yönündeki çalışmalar bir
varlık olarak insan ve toplumun yeniden sorgulanmasını ve doğadaki yerinin
yeniden belirlenmesi sorununu gündeme getirmiştir.
Francis Bacon
Bacon (1561-1626), bilimin önemini ve insanlığın refahı yönünden vaat
ettiği olanakları ilk kavrayan düşünürlerden birisidir. Onun asıl ilgisi
bilimi anlamak, bilgi edinmenin doğru ve etkili yolunu kesin bir biçimde
bulup ortaya çıkarmaktır. Çünkü ona göre, doğanın gizemlerini çözmek ve
kanunlarını keşfetmek insanlığın refahı ve ilerlemesi için gereklidir.
Bacon'a göre, bugüne kadar insanın doğa karşısında çaresiz ve zavallı bir
duruma düşmesinin nedeni, ne insan aklının yetersizliği ne de doğanın
anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıdır. Neden, yalnızca yanlış bir
yöntemin kullanılmasıdır.
Böylece yöntemin gerekliliğini ve önemini belirledikten sonra Bacon, bunun
nasıl oluşturulabileceği üzerinde düşünmeye başlar. Bunun için de
öncelikle insanların yanlışa neden ve nasıl düştüklerinin gerekçelerini
belirlemeye yönelir.
Bacon'a göre, insanların yanlışa düşmelerinin nedenleri şunlardır:
1. Üniversitelerde öğretimin bozulmuş olması: Ona göre, bunun temelinde
yatan neden skolastik düşüncenin egemen olmasıdır. 2. İnsan Aklı: Bacon'a
göre, insanların yanılmalarının nedenlerinden
birisi de kendi aklıdır. Çünkü insan aklı çabuk karar vermeye ve
genellemeye düşkündür. Bir konu üzerinde biraz durunca yorulur, gereken
sabrı gösteremez ve yanlışa düşebilir. Öyleyse doğru bilgi
nasıl elde edilecektir? Bunun için iki şey gereklidir.
1. Önyargılardan sıyrılmak.
2. Sağlam bir yöntem uygulamak.
b. Matematik
Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir
uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında
önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Rönesans
matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin
ile doruk noktasına ulaşmıştır.
c. Astronomi
Bu dönemde en önemli gelişme astronomi alanında olmuştur. Kopernik, Yunan
Dönemi'nden beri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramı'nın yerine,
Güneş Merkezli Evren Kuramı'nı kurmuş ve Yer'in, Güneş'in çevresinde
dairesel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur.
Böylece, Yer'in evrenin merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanın
evrendeki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır.
Tycho Brahe ise Yer'i evrenin merkezinden kaldırmanın doğuracağı bilimsel
ve dinsel sakıncaları göz önünde bulundurmuş ve Yer-Güneş Merkezli Evren
Kuramı ile Kopernik'e karşı çıkmıştır.
Kopernik
Kopernik, düşünce tarihinde bir dönüm noktasını simgeler. Onun adıyla
anılan sistem yalnız modern bilimin doğuşuna değil, insanın evren içindeki
yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüşün ortaya çıkmasına da
başlangıç sayılır. Gerçekten de Kopernik'le birlikte insanoğlunun kendini
evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir uzantısı, bir
parçası olduğu düşüncesi doğmuştur. Bu devrimin kaynağı "Göksel Kürelerin
Dolanımı Üzerine" adlı yapıtıdır.
Kopernik sistemi birçok yönlerden Aristoteles görüşünden ayrılmaz.
Kitabının ilk bölümünün başlıkları bu gerçeği göstermeye yeter:
. Evrenin küresel olduğu
. Arzı'ın küresel olduğu
. Göksel cisimlerin hareketlerinin düzgün dairesel, ve sürekli olduğu...
gibi
Onun sistemine devrimci niteliği veren şey yerküreyi evrenin merkezi
olmaktan çıkarıp, Güneş çevresinde dolanan sıradan bir gezegen saymasıdır.
Tycho Brahe
Copernicus'un Güneş-merkezli sistemi, Yermerkezli sistemden çok daha
başarılı değildi. Ayrıca henüz yeni fizik kurulmadığından, Güneş'in
evrenin merkezinde ve Yer'in de bir gezegen gibi onun çevresinde
döndüğünün kanıtı da verilemiyordu. Bu nedenle, astronomlar Copernicus'u
hemen kabul etmediler. Ancak astronomların karşısında gök olaylarının
hesabını verebilen iki sistem vardı. Bunlardan hangisinin evrenin gerçek
yapısını yansıttığının bilinmesi gerekiyordu. Bu da doğru gözlemler
yapmakla mümkün olacaktı.
Brahe, sisteminden çok, yaptığı gözlemlerle önem taşır. Onun yaptığı
gözlemler sayesinde Aristoteles fiziği ve kozmolojisi büyük darbeler
almıştır. 1572 yılında, Cassiopea takımyıldızında yeni bir yıldız ortaya
çıkar. Yaptığı hesaplamalarla Brahe, bu gökcisminin sabit yıldızlar
bölgesinde bulunduğunu ve yeni bir yıldız olduğunu ortaya çıkardı.
Aristoteles fiziğine göre eterden yapılmış olan bu bölge mükemmeldi ve
burada yeni hiçbir şey varlığa gelemeyeceği gibi, var olan bir şey de yok
olamazdı. Oysa bu 1572 yıldızı (bugünkü deyimi ile nova) Aristoteles'in
temel prensiplerine karşıydı. Brahe, 1577'de ise, bir kuyruklu yıldız
gözlemler. Bu yıldızın Ay küresinin dışında, bu kürenin çok uzağında
olduğunu saptar. Bu da Aristoteles kozmolojisine aykırı idi. Çünkü
Aristoteles'e göre, kuyruklu yıldızlar Ay küresinin altındadır. Böylece
onun yaptığı bu gözlemler sayesinde Aristoteles kozmolojisi büyük darbeler
alır. Bundan sonra Kepler'i beklemek gerekecektir.
1576 yılında Hven Adası'nda dönemin en önemli gözlemevini kuran Brahe, bu
gözlemevinde, o zamana kadar Batı Dünyası'nda karşılaşılmayan büyük
boyutlu gözlem araçları inşa edilmiş, özellikle duvar kadranı çok ilgi
çekmiştir. Pratik astronomide büyük bir yenilik olan günlük gözlemler de
yapmıştır.
d. Fizik
Bu dönemde fizik alanı diğer alanlar kadar gelişmemiştir. Ancak Gilbert'in
mıknatıs üzerine yapmış olduğu deneysel incelemeler deneysel yöntemin
güçlenmesini sağlamıştır.
e. Biyoloji
Bu dönemde diğer bilimlerin yanı sıra biyolojide de önemli gelişmeler
yaşanmıştır. Otto Brunfels, Herbarum Vivae Eicones (Bitkilerin Canlı
Resimleri, 1530-1540) adlı yapıtıyla botaniği ve Conrad Gesner ise
Historiae Animalium (Hayvanlar Tarihi) adlı yapıtıyla zoolojiyi yeniden
canlandırmıştır.
f. Tıp
Bu dönemde Leonardo da Vinci ve Andreas Vesalius'un yapmış olduğu
diseksiyon çalışmaları sonucunda çağdaş anatominin temelleri atılmıştır.
Ayrıca Paracelsus, bütün varlıkların ortak bir temeli olduğu düşüncesinden
hareket ederek, canlılar ve cansızların birbirinden farklı olmadıklarını
ve temelde yedi öğeden oluştuklarını söylemiştir. Bu nedenle cansızların
yapısını açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerin, canlıların yapısını
açıklarken kullanılan yasa ve ilkelerle özdeş olması gerektiğini
savunmuştur. Öyleyse hastalık canlı yapıdaki kimyasal dengenin bozulması,
sağlık ise bu dengenin yeniden kurulmasıdır.
g. Teknik
Bu dönemde bulunan ve kullanılan barut, pusula ve matbaa doğa bilimlerinin
gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.
Rönesans döneminin en büyük gelişmesi hiç kuşkusuz ki baskı tekniğinin
bulunması olmuştur. Bu tekniğin kültürün yayılmasında ve
standartlaşmasında büyük bir önem taşıdığı açıktır. Yazma yapıtlar bir çok
açıdan özgündür, ama yanlışlara, eklemelere ve çıkarmalara çok açıktır.
Baskı teknolojisi ise tek seferde, birbirinin aynı olan yüzlerce kopyayı
yayımlamaya ve bir kitabın belli bir sayfasına gönderide bulunmaya olanak
tanımıştır.
Baskı tekniğinin bulunması, aynı dönemlerde, gravür tekniğinin de
bulunması ile zenginleşmiştir. Ağaç ve bakır levha oymacılığı, grafik
alanında, matbaanın yazı alanında yaptığı katkının tam olarak
aynısını yapmıştır. Sanat ürünleri yaygınlaşmaya ve standartlaşmaya
başlamıştır.
Bu iki buluş yani, baskı ve gravür, bilginin gelişiminde çok büyük bir
önem taşımaktadır. Baskı, temel alınabilecek matematiksel ve astronomik
tabloların, gravür ise bitkilerin, hayvanların, anatomik ya da cerrahî
ayrıntıların ve kimyasal araçların kitaplara resimler biçiminde girmesine
olanak sağlamıştır.
B. On Yedinci Yüzyıl'da Bilim :Bilimsel Devrim
Bu dönemin en büyük özelliği, bilimsel yöntemin, yani önermelerin
doğruluğunun deneysel olarak sınanması yolunun ortaya çıkması ve buna
bağlı olarak fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerin felsefeden
bütünüyle ayrılmasıdır.
Özellikle astronomi alanında Kepler ve fizik alanında ise Galilei ve
Newton'un yapmış olduğu araştırmalar ve kurmuş olduğu kuramlar sonucunda
bilimde çok büyük bir atılım gerçekleştirilmiş ve bilim, diğer düşünsel
etkinlikleri yönlendiren bir düşünsel etkinlik konumuna yükselmiştir. Bu
nedenle bu çağ, bilim tarihçileri tarafından Bilimsel Devrimler Çağı
olarak adlandırılmıştır.
a. Doğa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde bilimin giderek güçlenmesi ve diğer düşünsel etkinlikleri
yönlendirir bir konuma yükselmesi bilimin nasıl bir etkinlik olduğuna
ilişkin araştırmaların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu konuda özellikle
Bacon ve Descartes önemli görüşler ileri sürmüşlerdir.
Descartes
Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan Descartes (1596 -
1650) için de, Bacon'da olduğu gibi, amaç doğayı egemenlik altına
almaktır. Çünkü insan ancak o zaman mutlu olabilir. Fakat doğa,
skolastiğin sağladığı bilgilerle egemenlik altına alınamaz. Böylece
Descartes'ın da skolastiğin insanı yanlışa götürdüğünü düşündüğü
anlaşılmaktadır. Ona göre, bunun iki nedeni vardır.
1- Skolastiğin kavramları açık ve seçik değildir.
2- Bu yöntem doğru bilgi elde etmeye uygun değildir.
Böylece Descartes yeni bir yönteme gereksinim olduğunu belirtir. Çünkü ona
göre doğruyu yanlıştan ayırt etme gücü, yani akıl (sağduyu) eşit olarak
dağıtılmıştır. O halde bu kadar yanlış bilginin kaynağı akıl olamaz.
Böylece Descartes, insanların yanlışa düşmelerinin tek nedeninin doğru bir
yönteme sahip olmamaları olduğu sonucunu çıkarır.
Bundan sonra yöntemini kurmaya çalışan Descartes, öncelikle bu konuda
kendine nelerin yardımcı olacağını araştırır ve iki şeyin bulunduğuna
karar verir:
1- Klasik mantık
2- Eskilerin kullandığı Analiz
Descartes bu iki yoldan analizin daha doğru olduğuna karar verir.
Matematikle ilgili çalışmaları sonucunda da analitik geometriyi bulur.
Burada esas olan bir cebir denkleminin bir geometrik şekille
anlatılmasıdır. Descartes'ın bu önemli buluşundan sonra diğer önemli bir
katkısı da geometri ile cebir arasında kurduğu paralelizmin aynı şekilde
matematik ve diğer bilimler arasında da kurulabileceğini belirtmesidir.
Çünkü ona göre her hangi bir bilimde bir şeyi bilmek demek aslında sayı ve
ölçüden başka bir şey değildir. Bundan dolayı da bütün bilimlerde tek bir
yöntem uygulamak olanaklıdır. Bu da matematiksel yöntemdir. Böylece ilk
defa bütün bilimlerin yönteminin tek bir yöntem olduğu belirtilmiştir. Bu
nedenle Descartes'ın yöntemine evrensel matematik yöntem denmiştir.
Descartes'ın bu analiz ağırlıklı, yöntemsel kuşkuculuğa dayanan yöntemi,
felsefe için gerçekten çok yenidir. Bilimin yöntemi ve kartezyen felsefe
sistemiyle ünlü olan Descartes, aynı zamanda büyük bir matematikçidir.
Cebirsel işlemleri geometriye uygulayarak analitik geometriyi kurmuştur. O
zamana kadar geometri ve cebir problemleri kendi özel yöntemleri ile ayrı
ayrı çözülmekteydi. Ancak Descartes, cebir ve geometri arasındaki bu
mesafeyi ortadan kaldıran, cebiri geometriye uygulayan genel bir yöntem
ileri sürdü. Descartes bütün fiziğin bu şekilde geometrik ilişkilere
indirgenebileceğini düşünerek, bütün evreni matematiksel olarak açıklamaya
çalışmıştır.
b. Matematik
Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat
sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise
diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır
c. Astronomi
Kopernik'in kurmuş olduğu Güneş Merkezli Evren Kuramı çerçevesinde
yürütülen araştırmalar sonucunda Eudoxus, Aristoteles ve Batlamyus'tan
beri savunulagelmekte olan Yer Merkezli Evren Kuramı yıkılmış ve Galilei
ile Kopernik kuramı gözlemsel açıdan, Kepler ile kuramsal açıdan
geliştirilmiş ve çağdaş astronominin temelleri atılmıştır. Böylece
Kepler'in Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekaniğine giden yol açılmıştır.
Sir Isaac Newton
Newton (1642 - 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından
biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarındaki buluşları göz
kamaştırıcı niteliktedir; klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime
yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim
kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir. Çalışmalarını Doğa
Felsefesinin Matematik İlkeleri (Principia) ve Optik adlı eserlerinde
toplamıştır.
Newton 1665 yılında uzunluklar, alanlar, hacimler, sıcaklıklar gibi
sürekli değişen niceliklerin değişme oranlarının nasıl Principia'da
Newton, Galilei ile önemli değişime uğrayan hareket problemini yeniden ele
alır. Uzun yıllar Aristoteles'in görüşlerinin etkisinde kalmış olan bu
problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten değiştirmiş ve artık
cisimlerin hareketinin açıklanması problem olmaktan çıkmıştı. Ancak,
problemin gök mekaniğini ilgilendiren boyutu hâlâ tam olarak
açıklanamamıştı. Galilei'nin getirdiği eylemsizlik problemine göre
dışarıdan bir etki olmadığı sürece cisim durumunu koruyacak ve eğer
hareket halindeyse düzgün hızla bir doğru boyunca hareketini
sürdürecektir. Aynı kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler
doğrusal değil, dairesel hareket yapmaktadırlar. O zaman bir problem
ortaya çıkmaktadır. Niçin gezegenler Güneş'in çevresinde dolanırlar da
uzaklaşıp gitmezler?
Newton bu sorunun yanıtını, Platon'dan beri bilinmekte olan ve miktarını
Galilei'nin ölçtüğü gravitasyonda bulur. Ona göre, Yer'in çevresinde
dolanan Ay'ı yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir taşın düşmesine
neden olan kuvvettir. Daha sonra Ay'ın hareketini mermi yoluna benzeterek
bu olayı açıklamaya çalışan Newton, şöyle bir varsayım oluşturur:
Bir dağın tepesinden atılan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasına
düşecektir. Daha hızlı fırlatılırsa, daha uzağa örneğin A' noktasına
düşer. Eğer ilk atıldığı yere ulaşacak bir hızla fırlatılırsa, yere
düşmeyecek, kazandığı merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti dengeleneceği
için, tıpkı doğal bir uydu gibi Yer'in çevresinde dolanıp duracaktır.
Böylece yapay uydu kuramının temel prensibini de ilk kez açıklamış olan
Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girişir. Kepler kanunlarını
göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle eder. Daha sonra
gözlemsel olarak da bunu kanıtlayan Newton, böylece bütün evreni yöneten
tek bir kanun olduğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı da bu kanuna evrensel
çekim kanunu denmiştir.
Newton'un diğer bir katkısı da fizikte kuramsal evreyi gerçekleştirmiş
olmasıdır. Kendi zamanına kadar bilimde gözlem ve deney aşamasında bir
takım kanunların elde edilmesiyle yetinilmişti. Newton ise bu kanunlar
ışığında, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin oluşturulduğu
kuramsal evreye ulaşmayı başarmış ve fiziği, tıpkı Eukleides'in geometride
yaptığına benzer şekilde, aksiyomatik hale getirmiştir. Dayandığı temel
prensipler şunlardır:
1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim
hareket halinde ise hareketine düzgün hızla doğru boyunca devam eder,
sükûnet halindeyse durumunu korur.
2. Bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve
ivme kuvvetle orantılıdır (F= m.a).
3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti
uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti
uygular.
Newton'un ağırlıkla ilgilendiği bir diğer bilim dalı da optiktir. Optik
adlı eserinde ışığın niteliğini ve renklerin oluşumunu ayrıntılı olarak
incelemiştir ve ilk kez güneş ışığının gerçekte pek çok rengin
karışımından veya bileşiminden oluştuğunu, deneysel olarak kanıtlamıştır.
Bunun için karanlık bir odaya yerleştirdiği prizmaya güneş ışığı
göndererek renklere ayrılmasını ve daha sonra prizmadan çıkan ışığı ince
kenarlı bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz ışığı
elde edebilmiştir. Ayrıca her rengin belirli bir kırılma indisi olduğunu
da ilk bulan Newton'dur.
GALİLEO GALİLEİ
d. Fizik
Bu dönemde çağdaş mekanik ve optik bilimleri kurulmuştur. Galilei
kinematiksel yaklaşımı benimseyerek çağdaş mekaniğin temel problemlerini
matematiksel olarak açıklanmış ve çözüme
kavuşturulmuştur. Eylemsizlik İlkesi'nin formüle edilmesi ile birlikte
klasik mekaniğin doğal yer, ivme ve kütle gibi temel kavramları
matematiksel bir biçimde yeniden ifade edilmiş ve durağanlık, hareket
gibi, hareket de durağanlık gibi doğal bir olgu niteliğine kavuşturulmuş
ve bu bağlamda hareket bir problem olmaktan çıkarılmıştır.
Newton ise Eylemsizlik İlkesi'nin doğal bir hareket olarak kabul edilmesi
sonucunda döngüsel hareketin açıklanmasının gerekliliğini vurgulayarak,
kinematiksel yaklaşımın yerine dinamiksel yaklaşımla göksel cisimlerin
döngüsel hareketlerini çekim kavramı çerçevesinde çözüme kavuşturmuştur.
e. Kimya
Bu dönemde kimya alanında maddenin yapısına ilişkin deneysel çalışmalar
başlamış ve özellikle Boyle, ve Hook gibi bilim adamları sayesinde yeni
bir atom kuramı geliştirilmiştir.
f. Biyoloji
Bu dönemde geliştirilen mikroskop aracılığı ile Malpighi, Leewenhook ve
Swammerdan gibi bilim adamları, değişik canlı yapılar üzerinde
araştırmalar yapmış ve böylece Hücre Kuramı'nın kurulmasını
sağlamışlardır.
Ayrıca, Willis, Hooke ve Mayow yapmış oldukları çalışmalar sırasında canlı
ve cansız yapıların çok küçük parçacıklardan oluştuğunu ve temel
yapılarının benzer olması dolayısıyla işlevlerinin de birbirine benzemesi
gerektiğini düşünmüşlerdir.
g. Tıp
Bu dönemde anatomi, fizyoloji ve embriyoloji konusundaki araştırmalar
geliştirilmiş ve özellikle Harvey, büyük Yunan hekimlerinden Galenos'u
eleştirerek kan dolaşımını bulmuştur.
h. Teknik
İnsanın gündelik gereksinimlerini karşılamak ve doğal çevresini
çıkarlarına uygun bir şekilde değiştirmek için, çoğu zaman bilimsel bilgi
birikiminden yararlanarak bir takım alet ve makineler yapması eylemi diye
tanımlanabilecek teknolojinin oldukça eski bir geçmişi vardır; ancak asıl
önemli gelişmeler, bilimle teknolojinin buluşturulmaya başlandığı bu
dönemde yaşanmıştır.
Sonradan Sanayi Devrimi (1750-1900) olarak isimlendirilecek olan bu
gelişimlerin en belirgin niteliği, üretimin insan, hayvan, su ve rüzgar
gücü yerine buhar makineleriyle gerçekleştirilmesidir.
Atmosfer basıncında çalışan ilk pistonlu buhar makinesi 1712'de İngiliz
mucit Thomas Newcomen tarafından icat edilmiş ve 1769'da James Watt
tarafından geliştirilerek sanayinin hizmetine sunulmuştur. Buhar
makinelerini buharlı gemi (1807) ve buharlı lokomotif (1825) gibi ulaşım
araçlarının geliştirilmesi izlemiştir.
Kaynak : gizli_tarih
yahoo grubu