Yunan Dönemi iki kısma ayrılmaktadır. M.Ö. sekizinci
yüzyıldan Büyük İskender'in ölümüne (M.Ö. 323) kadar geçen dönem Hellenik
Çağ ve Romalıların, Ptolemaios Krallığı'na son verdikleri M.Ö. 30 yılına
kadar geçen dönem ise Hellenistik Çağ olarak adlandırılmaktadırlar.
Bu dönemde bilim ve felsefe alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiş
ve Yunan bilginleri ve düşünürleri evren, dünya ve dünyanın üzerinde
bulunan canlı ve cansız varlıklara ilişkin bilgi üretmeye başlamışlardır.
A. Hellenik Çağ'da Bilim
Bu dönemde doğa bilimleri büyük bir gelişme göstermiş ve özellikle
Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler bitkilere ve
hayvanlara ilişkin bilimsel ve yarı-bilimsel bilgileri derleyerek botanik
ve zooloji alanların temellerini atmışlardır.
a. Doğa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde önce Varlık Sorunu, daha sonra Bilgi Sorunu gündeme gelmiştir.
Varlık Sorunuyla ilgilenen Thales, Anaximandros, Anaximenes ve Herakleitos
gibi düşünürler, bütün varlıkları oluşturan ve Arkhe adı verilen İlk Temel
Öge'yi aramışlar, Bilgi Sorunu'yla ilgilenen Platon ve Aristoteles gibi
düşünürler ise doğru bilginin yapısı ve yöntemi üzerinde çalışmışlardır.
Bu dönemi önceki dönemlerden ayıran en önemli özellik, doğal varlıkların
ve olguların doğa-üstü nedenlerle değil, doğal nedenlerle açıklanmasıdır.
Aristoteles
Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş
Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır. Makedonya Krallığı'nın
güçlenmeye başladığı bu dönemde yaşayan Aristoteles, Ege Denizi'nin
kuzeyinde bulunan Stageria'da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde,
Stageria'da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila
etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles'e bir
İyonya filozofu denilebilir.
Aristoteles'in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak
düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme
ayırırken, Platon gibi, matematiğe - yani aritmetik, geometri, astronomi
ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle
ilgilenmiyordu. "Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar
eşittir." veya "Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü
durumun olanaksızlığı ilkesi)" gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak
olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev
yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret
etmişti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu
temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir.
Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir.
Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı
yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden
ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en
mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu
için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin
merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu
evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur.
Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos'un
ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu?
Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik
yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü
güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son
belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni
harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır.
Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni
etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket
ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca
gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta,
onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel
kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası'nın önde gelen
filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen
Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles'in oluşturduğu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az
çok değişime uğramışsa da uzun yıllar egemen olmuş ve Galileo'nun yaptığı
çalışmalarla geçersiz hale getirilmiştir.
Aristoteles'ten önce de hayvanlar üzerinde araştırmalar yapan bilginler
vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles
olmuştur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerden
çıkarmış olduğu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De
Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione
Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu
üç yapıt, birbirleriyle bağlantılıdır; ancak birincisi hayvanların
tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.
Milet Okulu
Yunanlılardaki bilimsel çalışmalar, İzmir'in güneyinde, Söke-Milas yolunun
batısında, bugünkü Balat koyunun yakınlarındaki Milet kentinde
başlamıştır. Gezginler ve tacirler aracılığıyla Dünya'nın uygar
ülkelerinden taşınan bilgiler ve beceriler burada yeniden işlenip
değerlendirilmiş ve yeni bir kimliğe kavuşturulmuştur.
Homeros
M.Ö. 8. yüzyılda İzmir yöresinde veya Sakız adasında yaşadığı sanılan
Homeros, Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia
adlı destanların derleyicisidir. Troya savaşına ilişkin söylenceleri
toplayan İlyada'da eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri, dinî ve
felsefî inançları ve Çanakkale yöresinin tarihî coğrafyası hakkında önemli
bilgiler vardır. Konusu, kuruluşu ve anlatım yöntemleri bakımından
İlyada'dan farklı olan Odysseia'da ise Troya'nın yıkılışından sonra, yurdu
İthake'ye dönmek üzere yola çıkan Akha önderlerinden Odysseus'un on yıl
süren yolculuğu sırasında başından geçen olaylar anlatılır. Bu destanda da
aynı türden bilgilere rastlamak mümkündür.
MÖ. 4. yüzyılda Atina'da yazıya aktarılan Homeros destanlarındaki dinî
anlayış Atinalılar tarafından aynen benimsenmiş ve İlyada ve Odysseia
Yunan eğitiminin temeline yerleştirilmiştir. Bunların Yunan toplumundaki
işlevi, M.Ö. 4. yüzyılda Platon'un Devlet'inde eleştirilinceye değin hiç
sorgulanmamıştır.
Parmenides
Ksenofanes'in yetiştirmiş olduğu öğrencilerin en önemlilerinden birisi
Parmenides'ti. Parmenides, görüneni değil, görünenin arkasındakini
arıyordu; çünkü gerçek orada saklanmıştı. Ona göre, gerçeğe, gözlem ve
deney ile değil, mantıksal düşünmeyle ulaşılabilirdi. Bir matematikçi
gibi, "yokluk, boş bir mekandır; mutlak boşluktur; yokluk yoktur ama
düşünülebilir" diyordu.
Parmenides, evrenin sınırlı olduğunu söylüyordu; evren, bütün uzayı
doldurur ve küreseldir; değişmez ve ölmez. Değişme ve bunun nedeniymiş
gibi görünen hareket gerçek değildir. Algılarımız bizi aldatmaktadır.
Platon
Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina'da doğmuş ve
iyi bir eğitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates'le karşılaşınca felsefeye
yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi
olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte Megara'ya gitmiş ama
burada uzun süre kalmayarak önce Mısır'a, oradan da Pythagorasçıların
etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya'ya geçmiştir. Bir ara korsanların
eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaşlarında Atina'ya
dönmüştür. Atina'da Akademi'yi kurarak dersler vermeye başlayan Platon,
M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.
Platon'un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir
yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık
vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal
etmemiştir.
Platon'a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara
girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece
buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından
haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye
bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla
duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve
orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu
sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde
duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu
gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır.
Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve
kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.
Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak,
hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin
amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına
saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen
kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü
İlkçağ ve Ortaçağ'da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik
olarak görülmemiştir.
Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle
ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir
devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha
sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının
biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.
Matematik, Platon'un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek
bilgiye, yani Tanrı İdeası'na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı'nın kendisi
de bir matematikçiydi.
Platon'a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir
ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Platon
Akademi'nin kapısına "Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin." diye
yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel
ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.
Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak
anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili
orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir.
Platon'un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda,
matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve
yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas
öğesini oluşturacaktır.
Platon'a göre evren küreseldir ve merkezinde Yer bulunur; Yer, küresel ve
hareketsiz bir gökcismidir ve evren, Yer'in de merkezinden geçen eksen
çevresinde 24 saatte bir dönüş yapar; Güneş, Ay ve gezegenler bu hareketle
taşınırlar ama onların da kendilerine özgü hareketleri vardır. İşte bu
hareketleri yüzünden, gezegenler, ekliptik kuşağı üzerinde spiral
dolanımlar yaparlar.
Gezegenlerin düzgün dolanımları bir Tanrı'nın var olduğunu ilham eder.
Nasıl bir saatin mekanizması ve düzenli işleyişi, onun bir yapıcısı ve bir
ustası olduğunu ama bu yaratıcının saatin içinde değil dışında bulunduğunu
düşündürürse, gezegenlerin dolanımları da, tıpkı bunun gibi, gezegenlerin
birer tanrı olmadıklarını, ancak bu düzenli dolanımlarının ardında akıllı
ve becerikli bir ustanın, yani bir Tanrı'nın bulunduğunu sezdirir. Bu
görüş, sonraları Hıristiyan ve Müslüman filozofları ve ilahiyatçıları
tarafından Tanrı'nın varlığının en önemli kanıtlarından biri olarak
kullanılacaktır.
Platon, ideal bir devlet tasarımından önce, bir toplumun nasıl doğduğunu
incelemiştir; ona göre, toplumların oluşma nedeni, insanların kendi
kendilerine yetmemeleridir; kısacası, insan ancak yardımlaşarak
yaşayabilen bir varlıktır; bu durum fırıncı, tacir, çoban, çiftçi ve mimar
gibi çeşitli mesleklerin doğmasına ve bu meslek erbabının yardımlaşmasına
neden olur.
Fakat insanlar, kendilerinin ve yakınlarının geleceklerini güven altına
almak için, daima gereksinimlerinden fazlasını isterler; daha çok altın,
daha çok gümüş ve daha çok fildişi biriktirmeye çalışırlar. Yavaş yavaş
üstünde yaşadıkları topraklar kendilerine yetmez olur ve komşularının
topraklarına tecavüz ederler. Savaşlar çıkar; öyleyse bir de koruyuculara
ve bekçilere gereksinim vardır.
Giderek, yurttaşlar arasındaki anlaşmazlıkları giderecek mahkemeler ve
hastaları iyileştirecek hastaneler gibi daha karmaşık kurumlar belirir;
ancak Platon, adaleti mahkemelerde aramaya karşıdır. Bu konuda şöyle der :
"İnsanların doğruyla eğriyi kendi kendilerine ayıramayıp mahkeme ve
yargıca başvurmaları, adaleti başkalarından beklemeleri çirkin bir şey
değil midir?"
Platon hekimlerle ilgili olarak da bir şeyler söyler; bir hekimin görevi,
hastalarını en kısa sürede iyileştirmektir, yoksa hasta bedenlerini
sürüklemelerine yardımcı olmak değildir:
"İşte Asklepios, bu gerçeği biliyordu. Bu nedenle, hekimliği, yalnızca
bedenleri sağlam olup da geçici bir hastalığa tutulmuş insanlar için
kullandı."
Sağlıksız bireylere ise, hayat hakkı tanımıyordu:
"Hekimler, yurttaşlar arasında bedenleri ve ruhları iyi olanlara bakmalı,
böyle olmayanları ise ölüme terketmelidir."
Platon, halkı bir koyun sürüsüne benzetir; yöneticiler bu sürünün
çobanları, koruyucular, yani askerler ise çoban köpekleridir. Öyleyse,
insanları yönetmek aslında bir sürüyü yönetmekten farklı değildir; Sâmî
dinlerinde de bu anlayışa rastlanmaktadır.
Bu kalıtsal oligarşiyi koruyabilmek için çözülmelere ve bozulmalara karşı
direnmek gerekir. Çözülmelerin ve bozulmaların başlıca nedeni, maddî ve
cinsî iştahtır. Bu nedenle Cumhuriyet'in seçkinleri, yalnızca serveti
değil, fakat aynı zamanda eşleri ve çocukları da toplumsallaştırmalıdır.
Platon'a göre bu ahlaksızlık değildir; çünkü bu yolla herkes birbirine
sevgili ve herkes birbirine kardeş olacaktır; çocuklar, toplumun çocukları
olduğu için devlet tarafından yetiştirilecek ve kısacası devlet ile aile
özdeşleşecektir.
Platon'a göre, zenginlik ve fakirlik, iyi insanları bozar ve işe yaramaz
bir hale getirir; kısacası bunlar devlete sokulmaması gereken iki büyük
düşmandır. Biri insanı sefahate ve atalete sürükler, diğeri ise
bayağılaştırır ve aşağılaştırır.
Yönetici olacak bir kişinin, öncelikle filozof olması gerekir; çünkü
filozoflar, idealar alemine yükselmiş ve orada doğrunun ve iyinin gerçek
örneklerini görmüşlerdir. Böylece devletin başında olanlar, gölgeler için
çarpışmayacaklar, başa geçmek büyük bir ayrıcalıkmış gibi kim başa geçecek
diye birbirlerini yemeyeceklerdir. Platon devletin başına geçeceklere
öncelikle matematik ve astronomi bilimlerinin öğretilmesi gerektiğini
söyler .
Sokrates
Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan
Sokrates de aslında bir sofisttir. Atina'da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir
eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş
olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur.
Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir
ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri,
astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit
bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul
edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve
Ksenofanes'in yazdıklarından tanımaktayız.
Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve
öğrencilerinden ücret almıyordu. "Kendini bil!" ilkesi doğrultusunda,
düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni
anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; "Biz kimiz?" bu sorunun
yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek
düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik
problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre,
insanlara, pratik ahlak kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı.
Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış
oluyordu.
Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve
terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit
bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde
tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da
olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.
Thales
Thales M.Ö. 624 yılında doğmuş ve M.Ö. 548 yılında ölmüştür. Varlıklı bir
tacirdi. Yunanlı yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi. İlk Yunan
matematikçisi Thales'tir. Thales'le birlikte geometri ilk defa dedüktif
(yani tümdengelimsel) bir bilim dalı haline geldi.
Thales astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu
olarak geçmiştir. Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya
düştüğünü herkes bilir. 28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen Güneş tutulmasını
daha önceden tahmin etmiş olmasına rağmen, Yer'in bir disk biçiminde
olduğunu düşündüğünden, Ay ve Güneş tutulmalarının nedenlerini bilmesi
olanaksızdı.
Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti. Kuzey yönünün
bulunmasında Küçük Ayı'nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan
gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini
önermişti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı'yı
kullanıyorlardı.
Thales her şeyin aslının su olduğunu söylüyordu; su, katı, sıvı ve gaz
olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadığı yerde hayatın da
olmayışı, bu maddenin aslî oluşunun en güçlü kanıtlarından biriydi. Thales,
bu görüşleri ve Homeros'un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel
düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.
Aristoteles'e göre, Thales, mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle
canlı olduğuna inanıyordu. Nasıl bir yorum getirirse getirsin, mıknatıstan
söz eden ilk kişi de Thales'ti.
Zenon
Bu okulun diğer bir temsilcisi de Zenon'dur. Parmenides'le birlikte
Atina'yı ziyaret etmiştir; orada önemli matematikçilerle karşılaşmış
olması muhtemeldir.
Zenon'a göre, Pythagorasçılara ait olan bir doğrunun noktalardan oluştuğu
görüşü, beraberinde zorunlu olarak sonsuz bölünebilirliği de
getirmektedir; ama şu paradokslar göz önünde bulundurulacak olursa bunun
olanaklı bir şey olmadığı hemen anlaşılır :
1. Stadyum Paradoksu: Bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için,
öncelikle bu iki nokta arasındaki mesafenin yarısını geçmek gerekir; ancak
bu yeni mesafeyi geçmek için de, önce onun yarısı geçilmelidir ve bu
böylece sonsuza kadar sürdürülebilir. Öyleyse, sonsuz sayıdaki noktayı,
sonlu bir sürede geçmek olanaksızdır.
2. Aşil Paradoksu : Yunanlıların ünlü koşucularından Aşil, bir
kaplumbağaya bir miktar avans verdikten sonra koşmaya başlarsa, asla ona
yetişemez. Aşil'in kaplumbağaya yetişebilmesi için, öncelikle avans olarak
vermiş olduğu mesafeyi koşması gerekir, ama bu süre içinde kaplumbağa bir
miktar daha yol almış olacaktır. Aşil bu mesafeyi de koştuğunda,
kaplumbağa biraz daha ilerde bulunacak ve mesafe sonsuz noktalardan
oluştuğuna ve sonsuz sayıdaki noktalar sonlu bir sürede geçilemeyeceğine
göre, Aşil hiçbir zaman kaplumbağaya yetişip yarışı kazanamayacaktır.
3. Ok Paradoksu : Yaydan fırlayan bir okun hedefe ulaşabilmesi için, yayla
hedef arasındaki noktalarda tek tek duraklaması gerekir; bu noktalar
sonsuz sayıda olduğuna göre, ok asla hedefi bulamayacaktır. Öyleyse
hareketten ve harekete bağlı olarak meydana gelecek olan değişmelerden söz
etmek olanaksızdır.
b. Matematik
Bu dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras'tır. Dik üçgenlere ilişkin
teoremiyle tanınan Pythagoras, varlıkları ve varlıklar arasındaki
ilişkileri sayılarla ve sayılara karşılık gelen çizgilerle açıklama
eğiliminde olduğu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem
kazanmıştır.
Ayrıca bir açının üç eşit parçaya bölünmesi, bir küpün iki katı hacmindeki
bir küpün bir kenarının uzunluğunun bulunması ve bir dairenin alanına eşit
olan bir karenin bir kenarının uzunluğunun bulunması gibi üç geometrik
problem üzerindeki çalışmalar da geometrinin gelişimini büyük ölçüde
etkilemiştir.
c. Astronomi
Bu dönemde gezegenlerin ve yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve
devimlerini anlamlandırmaya yönelik göksel kuramları oluşturulmuş ve
özellikle Eudoxos'un kurgulamış olduğu Ortak Merkezli Küreler Kuramı
sonraki dönemlerde çok etkili olmuştur.
d. Coğrafya
Yunanlılar Akdeniz kıyılarında yeni koloniler kurmuşlar ve bu koloniler
arasındaki ticarî ve askerî seferler sırasında Avrupa, Asya ve Afrika'nın
Akdeniz kıyılarını yakından tanımışlardı. Herodotos ve Surlu Marinos'un
yapıtları fizikî coğrafyanın, beşerî coğrafyanın ve matematiksel
coğrafyanın gelişmesinde etkili olmuştur.
e. Tıp
Bu dönemde insan bedeninin yapısı da Yunan düşünürlerinin ilgisini çekmiş,
sağlık ve hastalık durumlarının açıklanabilmesi için yarı-bilimsel
kuramlar geliştirilmiştir. Sonraki çağları en çok ekleyen Koslu Hipokrates
bu dönemde yetişmiştir.
f. Teknik
Bu dönemde yeni yapı teknolojileri geliştirilmiş ve özellikle kent
planlaması sorunuyla ilgilenilmiştir.
B. Hellenistik Çağ'da Bilim
Hellen birliğini sağlayan Makedonyalı Philip'in öldürülmesinden sonra
yerine geçen oğlu Büyük İskender, MÖ.334-323 yılları arasında bilinen
Dünya'nın büyük bir kısmını fethederek Avrupa'dan Hindistan'a kadar uzanan
büyük bir imparatorluk kurmuştu. Büyük İskender'in askerî seferleri,
siyasî yönden olduğu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar
doğurmuştur; çünkü bu seferler
sonucunda, Yunan uygarlığı, Uzak Doğu'ya kadar yayılmış ve bu bölgedeki
Mısır, Mezopotamya, İran ve Hint uygarlıklarıyla karışarak ve kaynaşarak,
yeni bir uygarlığı, yani Hellenistik uygarlığı oluşturmuştur.
Büyük İskender, 323 yılının Haziran ayında Babil'de ölünce, kurmuş olduğu
Dünya İmparatorluğu generalleri arasında paylaşılmıştır. Mısır valisi
Makedonyalı Ptolemaios burada krallığını ilan etmiş ve M.Ö. 30 yılına
kadar Mısır'a hakim olacak Ptolemaios sülalesini yönetime getirmiştir.
Hellenistik dönem uygarlığını yaratanlar Ptolemaios ailesi olacaktır.
Ptolemaios krallığı yöre halkının din ve kültürüne saygı göstermiş,
onlarla sıkı ilişkiler kurmuştu. Hellen kültürü ile Doğu kültürleri
arasındaki etkileşim daha çok dinî ve edebî konularda gerçekleşmiş,
bilimsel konular ise genellikle Yunanlıların hakimiyeti altında
kalmıştır.Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve coğrafya
gibi alanların bağımsız bir disiplin olarak temelleri atılmıştır.
a. Doğa ve Bilgi Felsefesi
Bu dönemde Plotinos, Platon ve Aristoteles sistemlerini uzlaştıran yeni
bir sistem geliştirmiştir. Sonradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam inanç
önermeleriyle beslenen ve "Bir" olarak adlandırılan Mutlak Varlık'ın aşama
aşama açılımı ile bütün varlıklar aleminin oluştuğunu savunan bu sistem
düşünce tarihinde oldukça etkili olmuştur.
b. Matematik
Eukleides Elementler adlı yapıtında tanım, aksiyom ve postüla çerçevesinde
kendisinden önceki geometri bilgisini derlemiş ve Tümdengelimsel Yöntemi
kullanmıştır. Böylece geometriye gerçek anlamda kanıtlama düşüncesini
getirmiştir. Pergeli Apollonius ise Koni Kesitleri adlı yapıtında daire,
elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanımlamıştır.
c. Astronomi
Bu dönemde Aristarkhos Güneş Merkezli Evren Kuramı'nı, Hipparkos ise Yer
Merkezli Evren Kuramı'nı geliştirmişlerdir. Gözlem ve matematiksel
yöntemin birleşmesi, Hellenistik Çağ astronomisinin en belirgin
özelliğidir.
* Aritarkus
Aristarkus'un (M.Ö. 310-230) "Ay ve Güneş'in Büyüklükleri ve Uzaklıkları"
adlı yapıtı astronomi problemlerini üstün geometri bilgisiyle çözmeye
çalıştığı bir eserdir. Ay'ın tutulduğu ve yarım ay olduğu sıralarda
yaptığı gözlemlerden Güneş'in çapının Dünya'nın 7 katı olduğu sonucunu
çıkarmıştı. Bu rakam yanlış olmakla birlikte Güneş'in Dünya'dan daha büyük
olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Aristarkus Güneşin sabit olduğu ve dünyanın güneş çevresinde çembersel bir
yörünge izleyerek döndüğü iddiasını da ortaya atar. Bu görüş zamanına göre
oldukça ilerde bir görüştür.
d. Fizik
Bu dönemde Archimedes statik ve hidrostatik alanlarında yapmış olduğu
çalışmalar sonucunda matematiksel fiziğin temellerini atmıştır.
e. Biyoloji
Aristoteles'in öğrencisi olan ve onun ölümünden sonra Lise'nin başına
geçen Teophrastos botaniğe ilişkin Bitkilerin Tarihi Üzerine ve Bitkilerin
Nedenleri Üzerine adlı yapıtlarıyla bu bilimin temellerini atmıştır.
Herophilos ise insan ve hayvan bedenlerini karşılaştırmalı olarak
incelemiştir.
f. Herophilos
İskenderiye Okulu'nun ilk biyologlarından olan Herophilos'un (M.Ö.280)
hayvan ve insan vücudunu karşılaştırmalı olarak incelediği söylenmektedir.
Bu amaçla insan vücudunda disseksiyon yapmıştır. Beyni sinir sisteminin
merkezi olarak gören Herophilos'a göre, zekâ da burada bulunmaktadır.
Onun kullanmış olduğu anatomi terimlerinden bazıları bugün bile
kullanılmaktadır. Mesela beynin arka tarafında ana venlerin karşılaştığı
yere torcular demiştir ki bu terim Herophilos torcuları biçiminde bugün de
geçmektedir. Herophilos, anatomi alanında yapmış olduğu araştırmalar
nedeniyle, anatominin babası olarak tanınmıştır.
g. Coğrafya
Yeryüzünün çevresini ölçülmesine ilişkin çalışmaların bu dönemde
yoğunlaştığı ve Eratostenes ile Posidonios'un bu amaçla ölçüm yöntemleri
geliştirdikleri görülmektedir.
Archimedes
Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur.
Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik
makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir.
Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına,
fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok
eser bırakmıştır.
Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri, eğri yüzeylerin
alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol
kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz
küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da
küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok
büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin
temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral
hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.
Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu
ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir
üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.
İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes'dir.
Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin
Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden
düşmemiştir.
Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur.
Söylendiğine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduğu altın tacın
içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü
Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir
türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam
havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "Buldum, buldum"
diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes'in bulduğu neydi? Su içine
daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından
kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı
su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.
Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı
biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in bu kanunu
doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı
sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce,
modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de
geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla
bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.
Kaynak : gizli_tarih
yahoo grubu