|
Kendimizi şaşırtıcı
bir dünyada bulmaktayız. Çevremizde gördüğümüz her şeyden bir anlam
çıkartmak istiyor ve şu soruları soruyoruz: Evrenin doğası nedir? Onun
içindeki yerimiz ne, o ve biz nereden geldik? Evren niye böyle?
Bu sorular yüzyıllar boyu batı ve doğu filozoflarının ve bilim adamlarının
en büyük uğraşı olmuştur. Ömer Hayyam “Nereye Gidiyoruz” isimli
rubaisinde:
Hep bu çember, dolanıp durduğumuz
Ne önümüz belli, ne sonumuz
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nereden geldik? Nereye gidiyoruz diye sormaktadır.
Yüzyılımızın başlarına kadar eski Yunan’da ortaya çıkıp batıda gelişen
materyalist, deterministik ve mekanistik klasik fiziğe dayalı dünya görüşü
daha sonra Newton’un geliştirmiş olduğu evrensel mekanik modele
dayanmaktaydı. Gerçekten de bu temel, bütün bilimleri destekleyerek kendi
felsefesini ve doğa anlayışını yaklaşık üç yüzyıl ayakta tutabilmişti.
Newton evreni, klasik Euclid geometrisinin üç boyutlu uzay görüşüne
dayanmaktaydı. Bu gözün tasarlayabildiği ya da beyinin bir imge ile
canlandırabildiği yani alışageldiğimiz uzaydır. Çünkü gözlerimiz ve
beynimiz bu uzay içinde çocukluğumuz ve insan türünün evrimi boyunca
oluşmuştur. İçinde tüm fiziksel olayların oluştuğu bu üç boyutlu uzay, hiç
bir biçimde değişmezdi ve bütünüyle durağan bir özelliğe sahipti. Buna
bağlı olarak da, fiziksel dünyada oluşan her türlü değişim, yine kendi
içinde mutlak olan bir başka boyut yani zaman ile ifade edilebilmekteydi.
Zamanın, maddesel dünya ile hiç bir bağı olmadığı ve geçmişten geleceğe
doğru hiç durmaksızın değişmez bir şekilde özgürce aktığı kabul edilmişti.
Newton dünyasının mutlak zamanı ve mutlak uzayında hareket etmekte olan
temel öğeler, maddesel parçacıklardan oluşmakta olup Newton onları; küçük,
sert ve bölünemez varlıklar olarak düşünmekteydi. Ona göre söz konusu
varlıklar, evrende bulunan tüm maddenin yapı taşlarını oluşturmaktaydılar.
Düalist olan klasik mekaniğin temelleri, bütünü ile Newton’un
denklemlerine dayanır. Bu denklemlerin değişmez birer yasa oldukları kabul
edilmiş ve tüm maddesel noktaların bu yasalara göre hareket ettikleri
düşünülmüştür. Bundan dolayı, fiziksel dünyada gözlemlenen bütün
değişikliklerin kaynağında da, bu tür hareketlilikler aranmıştır. Newton’a
göre Tanrı yani yaratan, zamanın başlangıcında maddesel parçacıkları,
aralarında etki eden kuvvetleri ve hareketin temel yasalarını yaratmıştı.
Böylece evren, bir bütün olarak harekete geçmiş ve o andan itibaren
değişmez yasaların yönettiği bir makina gibi hareket etmeyi sürdürmüştür.
Bu bağlam içinde, doğanın mekanistik bir biçimde yorumlanması, katı ve
kesin bir determinizme yol açmıştı. Buna göre, evrende meydana gelen her
şeyin kesin bir sebebi ve ayrıca da bundan doğan kesin bir etkisi ya da
sonucu vardı. Eğer belirli bir anda sahip olduğu tüm ayrıntı bilgileri
biliniyorsa, bir sistemdeki her bir öğenin geleceği mutlak bir kesinlikle
önceden kestirilebilir hale gelmekteydi. Bu dünyada gerçek mutlaktı ve
bizim onu sorgulayış biçimimizden bağımsızdı.
Geçen yüzyılın sonları ve yüzyılımızın başlarında özellikle Einstein özel
ve genel görecelik kuramıyla birlikte, Quantum fiziğindeki gelişmeler
Newton’un deterministik evrenini temellerinden sarstı. Zaman ve uzay
kavramlarına bakış, neden-sonuç ilişkisinin kavranışı, madde ve enerji
anlayışlarının değerlendirilmesi çok farklı bir hal aldı. Bu yeni bilimsel
anlayış, insanın evreni ve kendisini algılayışı ile inançlarını derinden
sarsmış, onları yeni temellere göre oluşan değişik bir anlayışa
sürüklemiştir.
Evrendeki tekliği ve birliği kavramaya yönelik olan bu yeni anlayış
biçimi, kendisini çok değişik biçimlerde göstermektedir.
20. yüzyılda, insanların düşüncelerini etkileyen bir çok keşif
yapılmıştır. Aslında keşif dediğimiz şey, evrende varolan, ama belirişi ve
görünüşü ile simgelerin ardında gizlenen bilgilerin ortaya çıkarılmasıdır.
Unutulmamalıdır ki gerçeğin yalnızca yaklaşık bir yansımasını ortaya
koyabiliriz. Bundan dolayı da elde ettiğimiz bütün akılcı bilgiler
kaçınılmaz bir biçimde sınırlı kalmaya, yani geniş kapsamlı olmamaya
mahkumdur. Bu buluşlardan en belli başlıları olan ve “Yeni Çağın” bilimsel
anlayış düzeyini oluşturmakta etki yaratanlar şunlardır:
Bizim duyumsal algı alanımızı aşan bir dördüncü boyutun varlığından söz
eden ve zaman ile uzayın, aslında birbirinden ayrılamayacağını ve bazen de
birbirlerine dönüştüklerini bize gösteren, böylece de maddenin aslında bir
enerji biçimi olduğunu kanıtlayan Einstein’ın “Görecelik Kuramı”.
Atom altı dünyaya inerek, oradaki gerçekliğin kendi algı dünyamızdan çok
farklı olduğunu keşfeden, böylece evrende bağımsız tek tek nesneler
olmadığını bize anlatarak, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlı ve
birbirine özdeş olduğunu ortaya koyan “Quantum Fiziği”.
Bütün varedilmişlerin aynı bütünün parçaları olduğunu, dolayısıyla
hepsinin özlerinin bir ve birbirine eş bulunduğunu, her birimin bütünün
bilgisini içinde taşıdığını ve ona uygun gelişme sağlanırsa, bütünün tam
görüntüsünü yansıtabileceğini ileri süren, bütün bilgilerin her an ve her
yerde kullanıma hazır bulunduğunu söyleyen, böylece de bütün evrenin
birbirinin kardeşi, hatta insanın kendisi olduğu bilgisini simgeleyen
“Hologram Kuramı”.
Bu üç dev keşif te, aslında tek bir şeyi: Evrendeki tek’liği ve bir’liği
göstermektedir. Evrende her şey birbirine bağlıdır, bağdaşıktır ve aynı
gerçekliğin farklı yönlerini ya da belirişlerini yansıtırlar. Birbirinden
ayrı ve bağımsız birimler yoktur. Madde enerjinin yoğunlaşmış bir
şeklidir. Algılayabildiğimiz dünya ne madde ne de ruhtur, fakat görülmeyen
enerjinin belli bir düzeyidir (buna alan da denilmektedir). Hepimiz aynı
bütünün parçalarıyız ve içimizde aynı özü taşıyoruz. Bilgi her an ve her
yerdedir. Çünkü ilerde de görüleceği gibi görecelik ve kuantum teorilerine
göre üçüncü boyutun ötesinde ve frekanslar alanında, zaman ve uzay da
birbirinin aynıdır. Hem vardır, hem de yoktur. Bunları uzatmak olasıdır
ama şunu da unutmayalım ki “bilgi sorumluluktur”. Çünkü bilmemek işin
sezgiye teslimiyetidir. Ama bilmek işe doğası gereği düalist olan akıl
karıştığından insanı yolundan saptırma eğilimindedir. Onun için, bilgi
sorumluluktur.
Biz hepimiz birbirimize ve tüm evrene karşı sorumluyuz. Bir an için evreni
bir insan bedeni, bütün varedilmişleri de, onun hücreleri olarak
tasarlarsak bundan çıkacak sonuçları şöyle sıralayabiliriz:
- Bütün hücreler birbirinden haberdardır. Birinin iyiliği, hepsinin
iyiliği, birinin bozukluğu, hepsinin yani bedenin bozukluğudur.
- Bütün hücreler hem kendilerinden, hem de birbirlerinden sorumludurlar.
Hepsi aynıdır, eşdeğerdedir ve çabaları kendileri için olmakla beraber
aslında bütün için çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bizler ayrı ayrı değil
bir bütünün parçalarıyız.
- Egonun, bencilliğin ve sahip olma tutkusunun yanlışlığı ortaya
çıkmaktadır. Bedendeki kanserli hücre, kendi iyiliği ve gelişmesi için
aşırı derecede büyür. Yanındaki hücrelerin gıdalarını da kendine alır,
diğer hücrelerin aleyhine giderek gelişir. Tek başına her şey iyidir ve o
hücre kocaman olmuştur. Ama bütün açısından bakınca o bütünlük bundan
zarar görmüştür ve bu hücrenin aşırı büyümesi, bedenin ölümüne yol
açmaktadır. Kanserli hücre de kendini büyütüyor sanırken, aslında bindiği
dalı kesmekte ve diğer hücrelerle birlikte kendi sonunu ve yok oluşunu da
hazırlamaktadır. Lao Tse’nin dediği gibi “Dünyadaki insanlar güzeli
güzelde tanırlarsa; böylece doğar kabulü çirkinliğin”.
Biz bugün bütünüyle birbirine bağlı, psikolojik, toplumsal, biyolojik ve
çevresel olaylar çerçevesinde topyekün birbirine bağlanmış ve örülmüş bir
dünyada yaşıyoruz. Bu dünyayı ve parçası olduğumuz evreni anlamak, onu
dile getirebilmek için eski Descartes ve Newton’cu anlayışları aşan bir
dünya görüşüne ve değişik bir perspektife gereksinim duymaktayız. Bu yeni
perspektif, Görecelik ve Quantum teorileriyle bunu en iyi açıklayan
felsefe olan mistisizm yani tasavvuf’tur.
Quantum Latince miktar demektir. Fizik terimleri arasına girmesi atomlar
düzeyinde, enerji gibi bazı büyüklüklerin ancak “belli miktarlarda” alınıp
verilebilmesinin bulunmasıyla olmuştur. Quantum teorisinin gelişmesi
1800’lerin son on yılından başlayarak Maxwell, Niels Bohr, Einstein,
Heisenberg, Schrödinger gibi fizikçilerin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır.
Quantum fiziğinin özü Einstein’ın özel ve genel görecelik kuramından
çıkmıştır. Özel görecelik kuramına göre, dünyanın tüm iyi bilinmeyen
özelliklerinin kökeninde, tüm maddi nesnelerin hareketleri arasındaki
görecelik ve ışığın hızının mutlak oluşunun karşılıklı ilişkisi
yatmaktadır. Basitçe söylenirse düzgün bir hareketle birbirine göre yer
değiştiren iki araç yardımıyla ölçülen ışık hızının her zaman aynı kaldığı
varsayılabilir. Bu varsayımın sonuçlarını çözümleyen Einstein, o zamana
kadar mekaniğin en dokunulmaz olarak kalan ilkesi olan mutlak zaman
ilkesini sarstı. Görecelik ilkesi doğru ise zamanın bir mutlak büyüklük
olması doğru değildir. Saatini benimki ile ayarladıktan sonra bir yolcu,
araba ile gezintiye çıkar ve ben evde kalırsam, onun dönüşünde ikimizin de
saati sonuç olarak aynı zamanı gösterecektir. Bununla birlikte, yolcu daha
artan bir hızla gezinir ve hızı ışığın hızına yaklaşırsa, saatlerimizin
gösterdikleri zaman arasında yavaş yavaş bir farkın ortaya çıktığı
görülecektir. Yolcunun saati evde kalanınkine göre daima geri kalacaktır
ve bu geriye kalma da hesaplanabilmektedir.
Zaman mutlak değilse, uzayla zamanı kesin olarak farklı iki varlığa
ayırmak olanağı yoktur. Gerçekten de hareket, uzayda, zamanın akışı ile
yakalanan bir yer değiştirmedir; ama zamanın akışının kendisi de hareketin
hızına, yani uzayda aşılan uzaklığa bağlıdır. Bu nedenle, uzayla zamanı,
dört boyutlu bir tek uzayda birbirine bağlanmış olarak düşünmek ve buna
uzay-zaman adını vermek daha elverişlidir. Böylece Einstein, görecelik
kuramının önermelerinin, klasik fiziğin enerji ve kütlenin ayırımı ve ayrı
korunum yasaları olması düşüncesinin bırakılmasını gerektirdiğini
keşfetti. Bu sarsıcı keşif onun E=mc2 denkleminde özetlenmiş olan şeydir.
Basitçe kütle ve enerji aynı şeyin farklı görünümleridir. Çevremizde
gördüğümüz tüm kütle bir çeşit bağlı enerjidir. Bu bağlı enerjinin küçük
bir miktarı bile serbest kalsa, sonuç, bir nükleer bombanınki gibi, müthiş
bir patlama olurdu. Şüphesiz, bunun olabilmesi için tıpkı nükleer
silahlarda olduğu gibi çok özel fiziksel koşullar gereklidir. Fakat,
zamanın başlangıcında, evreni yaratan büyük patlama sırasında, kütle ve
enerji serbestçe birbirine dönüşmekteydi. Şimdilik, bilinen maddenin temel
yapısı olan en küçük kütle quarklardır. Büyük patlama sonucu evren
genişleyip soğudukça karşı quarklar ve quarklar birleşip birbirini yok
edecek, ama karşı quarklardan daha çok quark olduğundan geriye bir miktar
quark kalacaktır. Bugün gördüğümüz ve bizi oluşturan madde işte budur.
Öyleyse bizim varlığımızın ta kendisi, salt niteliksel olsa bile, büyük
birleşik kuramların bir doğrulaması olarak görülebilir. Belirsizlikler o
kadar fazladır ki, geriye kalan quarkların sayısını kestirmek, hatta
geriye kalanların quark mı yoksa karşı quark mı olacağını söylemek
olanaksızdır. Hoş, geriye kalanlar karşı quark olsaydı, quarklara karşı
quark, karşı quarklara da quark deyip işin içinden çıkardık ve görecelik
kuramına göre ikisi de doğru olurdu. Buna uygun bir Tao’cu bilge şöyle
der: “Eğer bir başlangıç varsa, bu başlangıcın da öncesi vardır. Eğer
varolma varsa, varolmama da vardır. Ve eğer hiçliğin varolduğu bir zaman
varsa hiçliğin dahi varolmadığı bir zaman vardır. Aniden hiçlik varolur.
Dolayısıyla, bir kimse, varolma veya varolmama kategorilerinden hangisine
ait olduğunu söyleyebilir mi?” Başka bir deyişle değişik kategorileri bir
bütün içine koyabilirsek kategorilerdeki değişiklikten söz edilemez.
Dolayısıyla hangi quark ‘ın olduğu önemini kaybeder.
Zaman ilerledikçe galaksilerdeki hidrojen ve helyum gazları, kendi
kütlelerinin çekimi altında çöken küçük bulutlara bölüneceklerdir.
Bulutlar büzüldükçe ve içlerindeki atomlar birbiriyle çarpıştıkça
sürtünmeden dolayı gazın sıcaklığı artacak ve giderek çekirdek kaynaşması
reaksiyonunu başlatacak kadar ısınacaktır. Reaksiyon sonucu hidrojen daha
fazla helyuma dönüşecek ve açığa çıkan ısı, basıncı yükselterek bulutları
daha fazla büzülmekten alıkoyacaktır. Güneşimize benzer bir yıldız olarak,
hidrojen yakıp helyuma dönüştürerek çıkan enerjiyi ısı ve ışık biçiminde
yayacak ve bu kararlı durumda çok uzun süre kalabileceklerdir. Daha
kütleli yıldızlar daha kuvvetli olan kütlesel çekimlerini dengeleyebilmek
için daha sıcak olmak zorundadırlar. Bu da çekirdek kaynaşması
reaksiyonunu o denli hızlandırır ki, bu yıldızlar hidrojenlerini yüz
milyon yıl kadar kısa sürede bitirirler. O zaman biraz büzülecekler ve
ısınmaları arttıkça bu kez helyumu karbon ya da oksijen gibi daha ağır
elementlere dönüştürmeye başlayacaklardır. Ancak bundan, daha fazla enerji
açığa çıkmayacaktır. Bundan sonra ne olduğu tümüyle açık olmasa da
çekirdeğe yakın bölgelerin çökerek nötron yıldızı veya karadelik gibi
atomların bile varolmadığı yalnızca parçacıklardan oluşan çok yoğun bir
duruma gelecekleri varsayılıyor. Yıldızın dış bölgeleri bazen
parlaklığıyla kümedeki öteki yıldızları bastıran korkunç bir süpernova
patlaması ile savrulacaktır. Yıldızın ömrünün sonuna doğru oluşan ağır
elementlerin bir bölümü galaksideki gaza eklenerek bir sonraki kuşak
yıldızların hammaddesine katkıda bulunacaktır. Bizim kendi güneşimiz bu
daha ağır elementlerden yüzde iki oranında içerir, çünkü o da eski
süpernovaların kalıntılarından beş milyar yıl kadar önce oluşmuş ikinci ya
da üçüncü kuşak bir yıldızdır. O buluttaki gazın çoğu ya güneşin oluşumuna
gitti ya da uçup uzaklaştı; ama ağır elementlerin küçük bir miktarı bir
araya gelerek bugün güneşin etrafında dönen cisimleri, aralarında
dünyamızın da bulunduğu gezegenleri oluşturdular.
Yıldızlar arasındaki uzayın büyük kısmı boştur, veya hemen hemen boştur.
Katı diye bildiğimiz maddelerde bile atom çekirdeği ile elektronlar, hatta
çekirdeği oluşturan parçacıklar arasında dahi çok büyük boşluklar vardır.
Hemen hemen her şey boşluktur. Yani bizler boşluktan oluşuruz.
Ancak eski boşluk fikri yani boş uzay, hiçbir şey olmama fikri de
değişmiştir. 1930’lar ve 1940’larda göreceli kuantum alan teorisinin
bulunmasından sonra, fizikçiler yeni bir boşluk kavramına geldiler, o da
boşluğun boş olmayıp tersine doluluk olduğudur. Boşluk yani boş uzay,
aslında kendiliğinden yaratılan veya yok edilen parçacıklar ve
anti-parçacıklardan oluşmaktadır. Fizikçilerin keşfetmiş oldukları veya
keşfedecekleri tüm kuanta boşluk olan mahşerde yaratılmakta veya yok
edilmektedir. John A.Wheeler’in dediği gibi “ Hiç bir nokta şundan daha
merkezi değildir, boş uzay boş değildir. Bu en şiddetli fiziğin bulunduğu
yerdir “. Boşluk fiziğin tamamıdır, varolmuş olan veya varolabilecek olan
her şey halihazırda potansiyel olarak orada uzayın hiçbirşeyliğindedir.
Uzayın boş görünmesinin tek nedeni, tüm kuantanın bu büyük yaradılış ve
yok edilişinin çok kısa süreler ve uzaklıklarda yer almasından ileri
gelmektedir. Büyük uzaklıklarda boşluk, tıpkı bir jet uçağıyla yeterince
yüksekten üzerinden uçulduğunda, oldukça düzgün görünen bir okyanus gibi
sakin ve düzgün görünür. Fakat okyanusun yüzeyinde, küçük bir bot içinde,
ona yakın olunca, deniz yüksek ve büyük dalgalarla dalgalanır durumda
olabilir. Benzer şekilde, yakından bakılınca, boşluk da, kuantanın
yaradılış ve yok edilişiyle dalgalanır. Atomlar düzeyinde bakarken bile,
kuantanın bu boşluk dalgalanmaları son derece küçük, fakat gözlemlenebilir
durumdadır, eğer daha da küçük noktalara bakılabilseydi, boşluk tüm
kuantanın çalkalandığı bir deniz gibi görünecekti.
Bu konuda Tao’cu öğreti şöyle demektedir: “ Boşluğu salt hiçlik ile
karıştırmak yanlıştır. Hiçlik varlığın tersidir ve ikisi de maddeler
düzeninde yerlerini alırlar. Buna karşın boşluk her ikisinin de ötesinde
bulunur, veya daha doğrusu, o varolmanın veya varolmamanın anlamlı
kavramlar olmasının sona erdiği bir yüksek gerçeklik seviyesinin ışığında
her ikisidir “.
Genel görecelik kuramında, Einstein, tek biçimli olmayan şekilde hareket
etmekte olan iki gözlemci (örneğin, bir gözlemci hızlanan bir uzay
gemisinde, diğeri yer çekimi olmayan uzayda yüzer durumda) tarafından
yapılan uzay ve zaman ölçümleriyle ilgili yasaları bulmuştur. Bu yasaların
değerlendirilmesi, Einstein’ı, Euclid geometrisinden eğri uzayın
geometrisi olan Riemann’ın eğri-uzay geometrisine götürdü (örneğin
Euclides geometrisinde üçgenin iç açıları toplamı 180 derece olmasına
karşın bu geometride üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden farklıdır).
Birbirinden çok farklı diye kabul edilen uzay ve zaman kavramları da
böylece görecelik fiziği yardımıyla birleştirilmiş olmaktadır.
Görünürde birbirinden ayrı, yalıtılmış ve bağımsız olan varlıkların bir
üst boyutta bütünselleşmesini tecrübe edebilmek için illa da görecelik
kuramına gerek yoktur. Bu bütünselleşme, bir boyuttan iki boyuta ve iki
boyuttan da üç boyuta geçildiğinde aynen yaşanabilmektedir.
Görecelik kuramının dört boyutlu dünyası, modern fizikte, karşıt ve
bağdaşmaz gibi gözüken kavramların aslında aynı gerçekliğin farklı
görüntüleri olduklarını gösteren tek örnek değildir. Böyle bir karşıtlık
birleşmesinin belki de en ünlü örneği, atom fiziğinde kullanılan parçacık
ve dalga kavramları ile ilgilidir.
Madde, atom-altı düzeye inildiğinde, ikili bir görünüme bürünür. Yani hem
parçacık, hem de dalga olarak karşımıza çıkar. Bu ikilikten hangisinin
geçerli olduğu, o anki duruma bağlıdır. Yani bazı durumlarda parçacık
görünümü baskın iken, diğer bazı durumlarda da parçacıkların dalga
görünümü öne çıkmaktadır. İşte bu ikili doğa, ışık ya da diğer
elektromanyetik ışınımda da karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ışık “quant”
ya da foton aracılığı ile emilir ya da yayılır. Fakat bu parçacıklar
uzayın içinde hareket ettiklerinde, titreşen manyetik ve elektrik alanları
gibi davranırlar ve dalgaların bütün karakteristik özelliklerini
bünyelerinde toplarlar. Öte yandan elektronlar ise, normal olarak parçacık
olarak kabul edilmesine karşın, bir elektron demeti dar bir aralıktan
geçtiğinde, bir ışık demeti gibi kırılmakta, yani başka bir deyişle;
elektronlar da dalgalar gibi davranmaktadırlar.
Parçacık ve dalga, Bohr’un tamamlayıcı kavramlar olarak isimlendirdiği
şeylerdir. Tamamlayıcı kavramlar aynı nesnenin farklı temsilleridir.
Bunlardan biri bilinirse diğerinin bilgisi dışlanır. Yani bir parçacığın
aynı anda hem hızını hem de konumunu ölçebilmemiz olanaksızdır. Bunu
Werner Heisenberg 1926 yılında belirsizlik ilkesiyle açık olarak ortaya
koymuştur. Bir parçacığın gelecekteki konumunu ve hızını hesaplayabilmek
için şu andaki konumunu ve hızını ölçmek gerekir. Bunu yapmanın en kolay
yolu parçacığa ışık tutmaktır. Işık dalgalarının bir bölümü parçacığa
çarpıp saçılacak ve buradan parçacığın konumu saptanacaktır. Ancak
parçacığın konumu, ışığın iki dalga tepesi arasındaki uzaklıktan daha
küçük bir hata ile saptanamayacağından, parçacığın konumunu daha kesin
ölçmek için daha kısa dalga boylu ışık kullanmak gerekir. Planck’ın
tanecik varsayımına göre ölçüm için en az bir tane tanecik kullanmalıyız.
Bu tek tanecik dokunduğu parçacığın hızını önceden bilinemeyecek biçimde
değiştirecektir. Üstelik konumu daha kesin ölçebilmek için daha kısa dalga
boylu ışık gerekecek ve bundan dolayı tek bir taneciğin enerjisi daha
yüksek olacaktır. O halde parçacık daha çok etkilenecektir. Başka bir
deyişle, parçacığın konumunu daha kesin ölçebilmek için uğraştığınızda,
hızını daha hatalı ölçüyor olacaksınız, ya da tersine hızını ölçerken
konumunu ölçemeyeceksiniz.
Tamamlayıcılık ilkesine en güzel örnek Sofokles’ten verilebilir.
Sofokles’in “Antigone” adlı eserinde “topluma karşı görev” ve “ailesel
görev” kavramları tamamlayıcı kavramlardı ve bir anlamda, karşılıklı
olarak birbirlerini dışlıyorlardı. İyi bir yurttaş olarak, Antigone, kralı
öldürmeye çalışırken öldürülmüş olan kardeşini hain olarak
değerlendirmelidir. Krala ve topluma karşı görevi kardeşini reddetmesini
gerektirmektedir. Yine de ailesel görevi onun vücudunu gömmesini ve
hatırasına saygı göstermesini gerektirmektedir.
Tamamlayıcılık ve belirsizlik ilkeleri Kopenhag yorumunu oluştururlar.
Quantum fiziğinin en can alıcı özelliği, gözlemciye, yalnızca gözlemleme
ile ilgili değil, aynı zamanda gözlemlenen özellikleri tanımlamada da
büyük ve önemli roller vermiş olmasıdır. Çünkü Quantum fiziğinde bir
nesnenin kendi özelliklerinden söz edemeyiz. Bu özellikler ancak nesnenin
gözlemci ile giriştiği etkileşim sonucunda oluşmaktadırlar. Heisenberg’in
sözleriyle “gözlemlediğimiz şey doğanın kendisi değildir; yalnızca doğanın
yönelttiğimiz soruya verdiği yanıttır”. Örneğin gözlemci ölçüm araçlarını
nasıl oluşturacağına karar verdiğinde, bu oluşum, sonuç olarak gözlenen
nesnenin özelliklerini de belirleyecektir. Eğer deneysel düzen
değiştirilirse, buna karşılık gözlenen nesnenin özellikleri de
değişecektir.
Gözlemleme işinin gözlemlenen şeyi değiştirebileceği gerçeği normal
yaşamdan çıkarılan örneklerde de görülebilir. Modern yaşamdan yalıtılmış
bir küçük köyü inceleyen antropolog, yalnızca kendi varlığı ile köy
yaşamını değiştirecektir. Bu gözlemin nesnesi inceleme sonucu değişir.
İnsanların gözlemlenmekte olduklarını bilmeleri onların davranışlarını
değiştirebilir.
Bohr’un tamamlayıcılık ilkesi bir şeyi bilmenin koşullarının diğerlerinin
bilgisini zorunlu olarak dışlaması nedeniyle, determinizm gereği dünya
hakkında bir defada her şeyi bilmenin olası olmadığı anlamına gelmektedir.
Quantum teorisinin Kopenhag yorumu dünyanın bizim onu gözlemlememizden
bağımsız bir varlık olduğu fikrini sona erdirmiştir. Başka bir deyişle
insanın niyeti, fiziksel dünyanın yapısını etkilemektedir. Bu da, biz onu
kavramasak da, dünyanın devam ettiği şeklindeki klasik nesnellik görüşünü
destekleyen her günkü dünya deneyimimiz ile çelişmektedir.
Quantum teorisine göre, madde hiç bir zaman durağan olmayıp her zaman için
hareket halindedir. Bu aynı zamanda doğu mistikçilerinin de maddesel
dünyaya bakışlarıdır. Fizikçi ve doğu mistikçilerinin hepsi evren, hareket
ettikçe, titreştikçe, dans ettikçe dinamik olarak idrak edilmelidir
demektedir. Doğa durağan değil fakat dinamik denge içindedir. Nitekim
Tao’cu metinlerde bu konuda şöyle yazar: “Durgunluk içindeki durgunluk
gerçek durgunluk değildir. Yalnızca, eğer hareket içinde durgunluk varsa
cenneti ve dünyayı kaplayan ruhsal ritim ortaya çıkar”.
Termodinamiğin yasalarını keşfetme süreci içinde, fizikçiler, maddenin
genel bir özelliğini tanımlayan bir başka makroskopik değişken daha
keşfettiler - entropi. Entropi fiziksel sistemin ne kadar düzenlenmemiş
olduğunu gösteren niceliksel bir ölçüdür; sistemin dağınıklığının bir
ölçüsüdür. Her şeyi düzgün ve düzenli tutmanın ne kadar zor olduğunu hiç
farkettiniz mi? Üstelik ikilemsel olarak doğru ve düzenli hale getirmeye
çalıştıkça düzensizliği de arttırırız. Örneğin yarısı tuzla dolu bir
tuzluğun diğer yarısına dikkatli bir şekilde karabiber doldurduğumuzda
eğer tuzluk saydamsa alt yarısının beyaz tuz tanecikleriyle, üst yarısının
ise siyah karabiber tanecikleriyle dolu olduğunu görürüz. Tuzluk bir kere
bile olsun altüst edildiğinde siyah karabiber ile beyaz tuzun en azından
bir kısmı birbirine karışır ve beyaz tanecikler arasında siyahları
görürüz. Daha sonra karabiber ve tuzu birbirinden ayırmaya çalıştıkça daha
çok birbirlerine karışmasına neden oluruz yani düzeltmeye çalıştıkça
entropisini yani düzensizliğini arttırırız. Kızgınlığınız rasgele bir
durum değildir; termodinamiğin temel yasalarının bir sonucudur. Kapalı bir
fiziksel sistem için entropi ya da kargaşa her zaman artar. Bizler
termodinamiğin ikinci yasası ile yarışmaktayız.
İnsan zihni hiç yoksa bile, düzen bularak kargaşa, yani kaos’u hor görür,
fakat quantum kuramı determinist olmayan ve ilk defa matematikçiler
tarafından bulunan kargaşa dünyasını yani rasgeleliği getirir. Rasgelelik
için doğaya bakarsak kargaşa arayabileceğimiz en iyi yerin tam atomun içi
olduğunu görürüz. Quantum rasgeleliğine benzer bir rasgelelik yoktur. Bir
atomun ne zaman ve nerede bozunmaya uğrayacağı konusu gerçekten
rasgeledir. Bir kumar makinasında bir kusur olabileceğini düşünebiliriz
ama fizikçiler quantum dünyasında hiç böyle kusur en azından şimdilik
bulamamaktadırlar. Quantum rasgeleliği yenilemez.
Canlıların gelişiminde başarılı değişikliğe kapıyı açan şey rasgele oluşan
hata olasılığıdır. Nesilden nesile genetik bilginin iletimindeki hatalar
evrim sürecini geliştirir.
Eski klasik fizikte, mütasyonları yaratan hatalar gibi hatalar bile, ilke
olarak bütünüyle belirlenmiştir. Hatta evrimin geleceğini yöneten genetik
değişiklikler bile, her şeyi bilen Tanrı için bilinebilir şeylerdir. Fakat
Quantum kuramı ile gerçekliğin bu klasik resmi devrilmiş ve yerini
belirsiz evren almıştır. Tanrı’nın mükemmel zihninde bile belirlenmemiş
olan ani değişiklik olur, DNA zincirindeki birkaç rasgele değişiklik
başarılı değişik bir tür yaratır. Bu nedenle, quantum kuramının
determinist olmaması bizim gerçeklik resmimiz için o kadar önemlidir.
Doğa kusur konusunda hiç bir şey bilmez; kusur, doğanın insan tarafından
kavranışıdır. Biz doğanın parçası olduğumuz ölçüde, biz de mükemmeliz;
mükemmel olmayan şey insanlığımızdır. Ve ironik olarak, kusurluluk ve hata
konusundaki kapasitemiz nedeniyle biz özgür yaratıklarız. Hiç bir taş ya
da hayvanın zevkine varamayacağı bir özgürlüktür bu. Hata olasılığı ve
quantum kuramının açıkladığı gerçek bilinmezlik olmadan, insan özgürlüğü
anlamsızdır.
Sevgi ve sezgi sayesinde ermiş kişiler, bilimsel olmasa da gönül rahatlığı
ve kafa huzuru içinde mikro evrenden makro evrene kadar çok şeyi
kavrayabilmektedir. Kaldı ki söyledikleri çok şeyin doğruluğu günümüzde
modern teknoloji ve quantum kuramı sayesinde doğrulanmaktadır. Örneğin
Cüneyd-i Bağdadi “suyun rengi, kabın rengidir” diyor. Muhittin Arabi
“Tanrıyı görmek isteyenler eşyaya baksınlar” diye öğütlüyor. Hepsinden öte
Hallac-ı Mansur: “Enel Hak” dediği zaman bu yaklaşımın sınırlarına gelip
dayanmıştı. Evrenin sırrına erişmişti. Tanrıyı kendi içinde hissediyordu.
Tanrıyı kendi içinden dışarıda sanmak ve aramak abestir. Yunus ne demiş
“Bir ben vardır, benden içerü”. Tanrı evrenin bizzat kendisidir
denilebilir mi? Acaba sır bu mu? Aslında herkes ne hissediyorsa o olacak,
yani kara toprak olacağını hisseden kara toprak olacak, cennette olacağını
hisseden cennette, cehennemde olacağını hisseden cehennemde, Tanrıya
döneceğini hisseden Tanrıya dönecek, görüntüyle uğraşmayıp gerçek sırra
erenler de, belki bunların aslında hep aynı şeyler olduğunu bilecekler.
Bu nedenle bizlerin görüntüyle uğraşmayı bırakıp artık özü aramamız gerek.
Bu konuda Yunus’un deyişi çok çarpıcı “Ete kemiğe büründüm Yunus diye.
göründüm”. Özü ararken uzağa gitmeye de gerek yok. İçimize bakabilirsek ve
kendimizi gözlemleyebilirsek onu görebileceğiz. Etrafımızdaki canlı cansız
her şey onunla dolu yeter ki görmeyi bilelim. Zaten görmek aydınlanmayı
bilfiil yaşamak demektir.
Madem ki evreni oluşturan her şey Tanrının yansımasıdır, bunları bir arada
tutan da sevgidir. Sevdiğimiz ama her şeyi sevdiğimiz sürece gerçeğe
yakınlaşacağız ve belki de bütünleşeceğiz. Doğaldır ki sevmek için de
bilmek gerekir. Bakın bu konuda Paracelsus ne diyor: “Hiçbir şey bilmeyen
hiçbir şeyi sevmez. Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyden anlamaz. Hiçbir
şeyden anlamayan değersizdir. Oysa anlayan hem sever, hem her şeye karşı
uyanık olur, hem de görür. Bir şeyde ne kadar çok bilgi varsa, o kadar
büyük sevgi vardır. Bütün meyvelerin böğürtlenlerle aynı anda
olgunlaştığını sanan kişi, üzümleri hiç tanımıyor demektir”. Aslında
fiziksel dünyanın gerçek sırrı, hiç sır olmadığıdır. Gerçekliği her zaman
bilemememiz onun bizden çok uzak olması nedeniyle değil, bizim ona çok
yakın olmamız nedeniyledir. Belki sonunda perdeye kadar çıkıp, ardındaki
gerçeğe erişmek kimseye nasip olmayacak ama, ne kadar çıkılabilirse,
insanın kendisine, ailesine, insanlığa ve hatta tüm Evrene karşı olan
görevlerini o kadar yerine getirmiş olacağı kuşkusuzdur.
KAYNAKLAR
CAPRA Fritjof (1991): Fiziğin Taosu, Arıtan Yayınevi
GAMOW George (1982): Güneş Diye Bir Yıldız, Yazko Bilim Dizisi:1
HAWKİNG Stephen (1988): Zamanın Kısa Tarihi, Milliyet Yayınları
PAGELS Heinz R. (1993): Kozmik Kod(Doğanın Dili/Kuantum Fiziği), Sarmal
Yayınevi, İkinci Baskı
PAGELS Heinz R. (1993): Kozmik Kod II(Maddenin İçine Gezi), Sarmal
Yayınevi
OMNES Roland (1994): Evren ve Dönüşümleri, Sarmal Yayınevi, İkinci Baskı
Kaynak : Sıtkı Aytaç. |