maalesef Türkiye'nin kültürü, tiyatrodan anlayacak kalitede değil

 

Halit Akçatepe : Türkiye’de her şey spontane hale geldi. Bu yozlaşma dünyada yok. Tiyatro bir ülkenin kültür düzeyini gösterir. Maalesef Türkiye’nin kültürü, tiyatrodan anlayacak kalitede değil.

Zaman Gazetesi, Nasrettin Hoca Festivali’nin iletişim sponsoru olunca ben de Akşehir yolcusu oldum. Festivalin konukları Akşehir’e Haydarpaşa’dan kalkan gülmece treni ile güle oynaya gittiler. Bu yılın Hoca’sı Halit Akçatepe ile trende konuştum. 1959’dan bu yana ‘Mezarından kalkma, eşeğe ters binme, göle maya çalma”dan ibaret olan klasik rituele, 10 yıllık bir Erol Günaydın döneminden sonra nasıl bir yaratıcılık getireceğini merak ettim. O bunu hiç düşünmemişti, kendi ifadesiyle henüz “Acemi Nasrettin Hoca” idi. Nitekim bu görevlerini yaparken yeni bir şey yapmadı, söylemedi. Hatta, göle maya çalarken kendisine verilen “Hocam tutmaz bu maya” repliğini ti’ye alıp “Ya tutarsa!” demedi.

Kaynaklara göre Nasrettin Hoca (1208–1284) Sivrihisar’ın bir köyünde doğmuş, Konya’da medrese öğrenimi almış. Mevlana’yı tanımış. 29 yaşında Akşehir’e gelmiş, ölünceye kadar kadılık, imamlık, esnaflık yapmış. 718 yıldır Akşehir’deki türbesinde yatıyor. Neredeyse yarım yüzyıldır şenliklerle anılıyor. Ama Nasrettin Hoca’nın çağdaş yorumları, kültür, sanat, bilim üretimi eserler yok ortada. Akşehir’de bir Nasrettin Hoca Enstitüsü bile yok. 1976’da kurulmuş ama yaşatılamamış. Şehrin bir kültür–sanat sitesi, bir sineması, bir kapalı tiyatrosu da bulunmuyor. Nasrettin Hoca’nın hayat felsefesine, bilge kişiliğine layık bir hatırlama olayı görmedim bu festivalde. Ama Akşehirlilerin organizasyon becerilerine, medeni, sevecen yaklaşımlarına hayran kaldım. Böyle akıllı insanlar topluluğundan, her yıl Türkiye’nin sorunlarından birini seçip, Nasrettin Hoca aracılığıyla Akşehir’in ne düşündüğünü aktarıp bir gündem yaratmalarını beklerdim. O zaman gölün çamurlu sularına anlamlı bir laf bile etmeden bırakılan kaşık kaşık yoğurt ve balıklar böyle acı bir tebessüm bırakmazdı...

Nasrettin Hoca’nın kavuğunu Erol Günaydın’dan devraldınız. Kavuk değişiminin artık zamanı geldiğine kim karar veriyor? Dost–ahbap ilişkileri içinde mi oluyor?

Nasrettin Hoca’nın kavuğu ilk kez devredildi. Akşehir Belediyesi adına daha önce birkaç arkadaş daha Nasrettin Hoca oldu. Erol Günaydın bu işi 10 yıldır yapıyordu. Geçen yıl “Ben artık Nasrettin Hoca olmanın yorgunluğunu taşıyamıyorum, bunu devretmek istiyorum.” demiş. “Kime verelim?” diye sorulmuş. O da “Halit Akçatepe” adını vermiş. Bundan sonra Erol Abi’nin başlattığı devir teslimi ben devam ettireceğim. Hoca’nın kavuğu elden ele geçecek.

Siz de devir–teslim için güçten düşmeyi mi bekleyeceksiniz?

Evet bu çok gurur verici bir olay, benim 60’ıncı sanat yılıma denk geldi. Bana güzel bir hediye. Pat diye bırakamam. Kendimi artık yorgun hissettiğimde, “kaldıramayacağım” dediğimde benim gibi genç birine vereceğim.

Sizin diğer Nasrettin Hocalardan farkınız ne olcak?

Valla buna ben karar veremem. 10 yıldır Erol Günaydın’ın Hocalığı var. O nasıl bir Hoca olmuş bilmiyorum, hiç izlemedim. Ben nasıl bir Nasrettin Hoca olurum onu da bilmiyorum. Buna Akşehirliler karar verecekler.

Nasrettin Hoca olarak Akşehir’den sonra özel bir şeyler yapmanız gerekmiyor mu?

Ben kavuğu büyük bir onurla taşıyacağım. Ama onu satmayacağım. Akşehir’den sonra “Nasrettin Hoca Anadolu’da” diye bir oyun yapsak, turneye çıksak çok para kazanırız; ama Hoca’yı da satmış oluruz. Sırf alkış almak için ortada dolaşmak ters gelir bana. Çıkıp da ben Nasrettin Hoca’yım diye ortada dolaşacak değilim. Ancak bu unvanı almış bir insan birtakım yerlere davet edilecek ki, bir açılışta, bir toplantıda Nasrettin Hoca bulunsun diyecekler ki Hoca ortaya çıksın.

Her sene göle maya çalmak, eşeğe ters binmek oyunu artık sıradanlaşmadı mı? Bu sefer daha yaratıcı başka bir şey düşünmüyor musunuz?

Erol Abi de ilk yıllarında kendini “Acemi Nasrettin Hoca” hissetmiş. Ben de şimdi acemiyim. Bana söyleneni yapmak zorundayım. Bir iki sene sonra fikir yürütecek hale geleceğim.

Ama sizin kavuğu alacağınızı öğrendiğiniz andan itibaren nasıl bir Hoca olacağınızı düşünmeniz, proje geliştirmeniz gerekmez miydi? Her şeyi Akşehir Belediyesi’ne bırakmayabilir, önerilerde bulunabilirdiniz.

Başlangıçta olmaz ki bu. Önce bir Nasrettin Hoca olayım, onu yaşayayım. Göle maya çalmak, eşeğe ters binmek gibi olağan şeyleri yapmak zorundayım. Halit Akçatepe’nin yaratıcılığının ortaya çıkması için zaman geçmesi gerek.

Türkler Hoca’ya layık değil. Neden ona filmler yapılmadı, oyunlar, romanlar yazılmadı? Doğru dürüst bir kültür sanat faaliyeti yok. Habire gidip göle maya çalıyoruz, aynı bıkkınlık veren sözlere sıkılmadan gülüyoruz...

Hiçbir değerimize sahip çıkmıyoruz ki. Nasrettin Hoca bilinmediği gibi gelmiş geçmiş pek çok ustanın hangisini tanıyor bugünün gençleri?

Yani 40 yıldır işin soytarılığında varız, üretiminde yokuz.

Sinemaya başlangıç tarihim 1943. 5 yaşındayım. Filmin adı “Nasrettin Hoca Düğünde”. 2002’de çekilemiyor böyle bir film. Yeni kuşakta gül–geç var sadece. Yavaş yavaş bitirdiler tiyatroyu genç arkadaşlar. Ama “Abi ben para kazanıyorum” dediğinde söyleyecek bir şey bulamıyorum. Ekmek davası yani.

Sizin para kazanmanız gerekmiyor mu?

Ben 60 yıl önce başladığım için benim bir tarzım var. Bana ne kadar büyük paralar teklif ederlerse etsinler yapamayacağım işler var. İki ay evvel bir gece kulübünde şov yapma işi teklif ettiler, reddettim. Bana artık yakışmazdı.

Bir Cem Yılmaz ile kıyaslanmaktan korktunuz belki?

Böyle bir şey olamaz. Hangi işi yaparsam yapayım. Sırtımda kocaman Halit Akçatepe yazıyor. O bir firma. O firmanın kimseden korkmaya hakkı yok.

Zaman değişti, insanların beğenileri değişti. Artık onlara hitap etmediğinizi düşünmüş olabilirsiniz.

Ben onlara hitap ederim ama bunun için bugün yapılan düşüklükleri yapmam gerekir. Ben içi boş şeylerden hoşlanmıyorum. Ama maalesef seyirci ondan hoşlanır oldu. Bunları yapan yerleri dolduruyorlar, biletleri çok önceden bitiyor.

Mizah, trajik olanı komik hale dönüştürerek dehşetini azaltıyor, anormal olanı normal hale getiriyor diye sorumlu tutuyorum ben.

Bu seyirciden kaynaklanıyor. Seyirci oraya bir şey anlamayacak derecede boş bir kafa ile geliyorsa, gülecek ve çıkıp gidecektir. Ne dediğini anlamış dahi olmayacaktır. Seyirciden kaynaklanır.

İnsanın kötülükle savaşma güdüsünü törpülemiyor mu mizah?

İşin törpülenecek hali kalmadı. Yok ki mizah. Doğru dürüst yapılmıyor ki.

Şu an sahnede, televizyonda mizahtan ekmek yiyen, popüler kişiler var. Hangisini beğeniyorsunuz?

En çok beğendiğim Cem Yılmaz. Çünkü Cem Yılmaz’ın mizah vizyonu var. Seyirciye geçen bir suratı var. O, diğerlerinden iki adım önde. Cem Yılmaz bir de karikatürist, yani mizahı bilen adam. Ama yaptıklarında hâlâ boşluk görüyorum. İstiyorum ki daha dolu şeyler yapsın. Ama yapmıyor, kolay işe kaçıyor. İş para kazanmaya geldiği zaman kimse kimseyi suçlayamaz. Çocuk para kazanıyor. Bu ona şu anda yetiyor. Yetmenin de ötesinde iki aylık bileti yok satıyor. Bu ne güzel bir şey ama Cem bu imkanlara kavuşmuşken daha anlamlı şeylerle seyirciye gidebilirdi. İleride gider inşallah.

Yılmaz Erdoğan nasıl?

Çok iyi bir yazar. Kalemi çok kuvvetli. Ama Cem Yılmaz kadar başarılı değil. Bir yanlış yaptı. Bir Demet Tiyatro’da çok güzel bir tip çizdi kendine: Mükremin. Çok yakıştı kendisine; ama hep o tipi karşıma getirdiğiniz zaman yanlış oluyor.

Her rolü Mükremin gibi oynuyor, üzerine sindi diyorsunuz.

Başka çaresi yok, tutturdu bir kere. Bir lezzet bu ama bunu bütün oyunculuğuna yaydığında olmuyor.

Gençler size fikrinizi sormuyorlar mı?

Bizim yetişme şartlarımız çıraklık, kalfalık, ustalık şeklinde. Yıllarımı aldı kalfalığa geçmek, usta oldum mu bilmiyorum. Kolay iş değil. Ama bu arkadaşlarımın çoğu “ben ustayım” diyor daha işe başlarken. Münir Özkul’un bayağı beğenilen bir oyuncu arkadaşımıza söylediği güzel bir laf vardır. “Onun bildikleri bilmediklerini engelliyor” derdi. O kadar çok biliyorum zannediyor ki bilmediklerini göremiyor yani. O yüzden bu arkadaşların bir şey öğrenmeye ihtiyaçları yok, dönüp sormazlar bir kere bile. Oysa bu işin öğrenmesi bitmez.

Beyaz’ı nasıl buluyorsunuz?

Beyaz’ı dün akşam da seyrettim. Kusuruma bakmasın ama Beyaz’ı niye seyrettiğimi anlamıyorum. İçi boş. Çok eksik bence. Oyunculuğu yok, diksiyonu bozuk. Ama baktığınızda Beyaz çok seviliyor. Yakışıklı, bazı şeyler tartışılmaz yani. Bir insan çok seviliyorsa şapka çıkartıp selamlamak lazım.

Bu durum Türkiye’nin düzeni üzerine size ne düşündürüyor?

Deveye sormuşlar boynun niye eğri diye. Nerem doğru ki demiş. Türkiye’de düzgün bir şey var mı? Şimdi her şey spontone hale geldi. Yemekler, aşklar her şey ayak üstü. Bu yozlaşma dünyada yok. Tiyatro bir ülkenin kültür düzeyini gösterir. Maalesef Türkiye’nin kültürü, tiyatrodan anlayacak kalitede değil, çok düştü.

Geleneksel tiyatro çağın anlayışına uygun yeniden yorumlanmadı ki. Kötü, mecburen o boşluğu dolduruyor. Eski kuşağın hatası bu.

Yalnız ben değil çok değerli tiyatrocu abilerim, ablalarım çok yaptık bunun savaşını. Seyirci kayboldu, gitti. Ben daha lisedeyken tiyatroların öğrenci matineleri vardı haftada bir gün. O günü kaçırmamak için 1 ay öncesinden bilet alır, ancak yer bulabilirdik. 1960’lı yıllarda tiyatroda oynadığım zaman yine öğrenci matinesi tıklım tıklım dolardı. Biz öğrenciye oynamaktan büyük haz duyardık. Eğitimli seyirci olduğu için daha çabuk kavrar, onlara oynamak daha zevkli olurdu. Bugün bütün tiyatrolar öğrenciye yüzde 50 indirimli, nerede öğrenciler? Ekonomik olgu değildir. Çünkü bilet parası sigara parasından daha ucuz. Her gece Laila’ya. Raina’ya gittiği zaman tiyatroya vereceği paranın 10–20 mislini veriyor. Demek ki para var cepte. Tiyatroya gitmiyor. Tiyatro böyle yaşamaz.

Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan? Acaba onları çekecek ölçüde bir şey olmadığı için mi gelmiyorlar, yoksa gelmedikleri için mi olmuyor?

20 sene önce Ferhan Şensoy ile “Şahları da Vururlar” oyununu oynadığımızda –ki 20 sene çok eski bir zaman değil–, tıklım tıklım doluyordu. Ve biz oyundan sonra Ferhan’la, o seyirci öğrenciler çıkmadığı için oyunun tartışmasını yapıyorduk. Nerede bunlar? Çöküş hızlı oldu. O zaman özel Tv’ler, televoleler, paparaziler yoktu. Bunlar insanları tiyatrodan soğuttu.

Peki hayat sahnesinde hangi rolünüzü daha iyi oynadınız, baba, koca, evlat?..

Ben hayatta başarılı bir oyuncuyum. 36 defa daha dünyaya gelsem aynı rolü oynamak isterdim. Halit Akçatepe rolü iyi bir rol. Kendime göre prensiplerim, yasaklarım var. Tabii insan hayatında süper olamaz. Herhalde eksiklerim de var. İlk evliliğimde iyi bir koca olamadım mesela. Eşimi çok üzdüm. Çok küçükken evlendim, 22 yaşında. 64 yaşımdayım, hâlâ 22 gibi görünüyorsam 22’mde nasıl göründüğümü sen tahmin et. İkinci eşimle evlenirken, “Nikâh masasında sana kazık atacağım.” dedim. “Ne yapacaksın?” dedi. Kısa pantolonla geleceğimi söyledim. Öyle gelseydim kimse yadırgamazdı. Aaa çocuğa bak derlerdi. O çocuğun verdiği ruh haliyle bir çocuk gibi yaşadım. O yüzden iyi bir koca olamadım.

Ve sonra size göre çocuk yaşta biriyle evlendiniz?

Evet eşim kızlarımdan da küçüktür, yarı yaşında bile değildir. Ama bana çok iyi bakıyor, beni çok seviyor. Zaten beni bu kadar çok sevmese 38 yaş büyük bir adamla evlenmez. Ve ben şimdi daha iyi bir kocayım. Ve daha iyi bir babayım. Büyük kızım 42 yaşında. 9 aylık kardeşini görmeye geldi. Benim kardeşiyle ilgilenmeme şahit olunca bana “Babacığım ben yeniden doğmak istiyorum.” dedi. Demek ki ne kadar çok içinde kalmış bazı şeyler. Çok hoşuma gitti. Bir kıskançlık bu kadar güzel, bu kadar zarif telaffuz edilebilir. Hayat insanı yetiştiriyor yani. Hayattan ders almak lazım.

Bu kadar ileri yaşta çocuk sahibi olmak nasıl bir duygu, torun gibi mi geliyor?

Kızlarım çok ufakken bana dediler ki; “İleride onlar büyüsün, çocukları olsun, sen o zaman gör, torun sevgisi başkadır.” Ben de o zaman itiraz ederdim. Torunlarım oldu. Ben onları da seviyorum ama benim kızlarım kadar kimseyi sevemem. Çünkü kızlar bana ait, benim canlarım. Torun bana ait değil. Bu yaşta bebek sahibi olmayı Allah herkese nasip etsin.

Ölüm ne?

Ben varken ölüm yok, ölüm varken de ben yokum.

Bu söz hangi filozofundu hatırlayamadım, Seneca mıydı, Lucretius mu?

Bilmiyorum.

Ölümden sonra yaşama inanmıyorsunuz yani?

Ölümden sonra yaşam olmuş olamamış bana ne. Benim öyle şeylerle ilgim yok. Yahya Kemal’in dizeleri gibi yani. Gidenler memnun ki yerinden, dönen yok seferinden. Ne olduğunu bilmediğim bir şey için konuşamam. Ben cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğuna inanıyorum. Hesabı biz bu dünyada verip gidiyoruz. Ben öldüm mü bitmiştir her şey.

Dolayısıyla kendiniz için “Müslüman’ım” sözünü kullanmazsınız değil mi?

Babam tiyatrocuydu ama namazını kılmaya gayret ederdi. Annem iki defa hacca gitti. Benim Allah’a inancım sonsuzdur. Ama ben kurallara karşıyım. Bu böyle olacak, 5 vakit namaz kılacaksın gibi. Namaz kılmak jimnastik yapmaktır. Her gün 1 km koşacaksın dese koşmaz; ama günde 5 vakit kıl denince inanç olduğu için yatıyor kalkıyor insan.

Tabii ki namazın cimnastikle alakası yok. Bir buluşmadır, kendi sınırlılığını O’nun sınırsızlığına katmadır.

Öyle de inanılır böyle de. Tanrıyla arama kimse giremez. Ben O’nunla konuşurum. Ricalarım olur O’ndan. İlle namaz kılmaya inanmam; ama dua etmeden de sahneye adımımı atmam: “Allah’ım utandırma, yardım et, başarılı kıl beni” derim hep.

Alkışın da etkisiyle tiyatrocuların megaloman olduğunu söylemişti bana ünlü bir tiyatrocumuz, katılır mısınız?

Buna katılmam; ama biz tiyatrocular teşhirciyizdir. Ben daha ilkokuldayken tiyatrocu olmasaydım, bugün birilerine açıp elbisemi vs. bir şeyleri gösterirdim. Şimdi bunu tiyatroda yapıyorum. Tiyatrocu kendini teşhir etmekten hoşlanır. Teşhircilik bir hastalık tabii; ama bunu tiyatroda yaptığın zaman doğru bir şekilde kanalize etmiş oluyorsun duygunu. Sahneye çıkan her insanda teşhircilik vardır.

Kaynak : Zaman Gazetesi

 

konu menüsü

 

© mavilink.com