bir kültür aşınması

 

1. BİR KÜLTÜR AŞINMASI YA DA ÇÖKÜŞÜ YA DA BİR CEHALETLEŞTİRME GİRİŞİMİ Mİ YAŞAMAKTAYIZ?

Uzunca bir süredir bilgi teknolojileri ve bilgi toplumu çeşitli ortamlarda konuyu bilen ve bilmeyenlerce tartışılmakta. On beş yıl öncesinden beri ben de bu konunun savunucularındandım.

Son yıllarda bir suskunluk ve bıkkınlık dönemine girdim. Bunun başlıca iki nedenini; Türkiye’yi yöneten iktidarların konuyu bir türlü anlayamamaları ve dünyadaki gelişimin ise bir ABD cuntasına doğru gitmekte olduğu diye özetleyebilirim.

Benim Internet’e ne denli karşı olduğumu ve onu bir bilgi çöplüğüne benzettiğimi, beni tanıyanlar bilir. O nedenle bu yazımda Internet’e değinmeyeceğim.

TV ve radyoyu ele alalım. 1950’lerde tek bir Ankara Radyosu vardı. Yurttan sesler, cumartesi akşam beşteki Çocuk Saati vb. programlarda Anadolu kültürü incelenir, önüne gelen çıkıp konuşamazdı. Benzeri durum sanırım 1968’lerin sonunda yayına başlayan tek kanal TV için de geçerli idi. Kısacası belli kısıtlamalar ve devlet denetimi gibi sakıncaların olmasına karşın sunucular, oyuncular, ses sanatçıları vb. belli bir düzeyin üstünde idi, dinleyenlere ve izleyenlere belli bir kültür aşılarlardı.

Yazılı basını ele alırsak teknolojik yoksunluktan dolayı kırk elli sayfalık gazeteler vb. çıkartılamazdı. O günlerin deyişiyle belli görüşü savunan kalemler, çok az sayıdaki yayın organında görüşlerini savunurlardı. Ve yine okuyucuyu bilgilendirirlerdi.

Teknolojinin getirdiği yetenekler ve özgürlük sonucu sayısını bilemediğim kadar çok basılı yayın, radyo ve televizyon kapılarını herkese açmış durumda. Bilir bilmez herkes oturumlara katılıyor, görüş bildirdiğini sanıyor, sanat olduğu savunulan danslar, şarkılar, TV dizileri vb. halkı olabildiğince cehalet uçurumuna itmekte.

Bilgi Toplumuna götürüldüğümüz savunulmakta!!! 70 milyonun yarısı hiç ya da çok az eğitim almış diyelim. Geriye kalan 35 milyonun 15’ide hasta, yaşlı vs. diyelim. Kaldı geriye 20 milyon. Onun da yarısını atalım. Kaldı geriye 10 milyon. İşte size bir dizi soru:

  • Niye Kore’ye asker yolladık ve ne oldu, ne olacak?

  • Niye Somali’ye asker yolladık ve ne oldu, ne olacak?

  • Kıbrıs ile derdimiz ne idi ve oraya neden asker yolladık?

  • Annan Planı ne diyor, ne diye referandum yapıldı, ne oldu, ne olacak?

  • Telafer nerede, kimler yaşamakta ve biz niye ilgileniyoruz?

  • AB üyeliği için çırpındığımız bu uyum yasaları ne menem şeylerdir?

Ve daha niceleri…..

Şunu savunuyorum. Bu soruları yukarıdaki 10 milyon arasından seçeceğimiz en bilgili sandığımız bir milyonuna soralım ve ulaşmaya çalıştığımız Bilgi Toplumunun bizleri ne denli bir cehalet doruğuna doğru götürmekte olduğu kanıtlanacaktır.

En azından Dış İşleri Bakanlığımızın sitesinde ya da başka bir sitede, içeriğine katılalım ama katılmayalım, bu ve benzeri konuların gelmişini geçmişini aydınlatan devlet belgelerine dayalı kısa ve öz, herkesin anlayacağı bilgilerin bulunması gerekmez m? Ben aradım, bulamadım.

Efendim eğitim sistemimiz bozukmuş, ama Milli Eğitim Bakanımızın açıkladığı gibi bugün için 10 bin okulumuzda Internet bağlantısı varmış, bu sayı yakında 40 bin olacakmış, 600 bin öğretmenimize diz üstü bilgisayar dağıtılacakmış vs… ve eğitim sorunumuz çözülecekmiş!

Sorun burada yatmıyor ki….. yukarıda özetlediğim gibi Internet siteleri, yazılı, sözlü ve görsel iletişim araçları bizleri eğitmemek için bilerek ya da bilmeyerek kolları sıvamışken, orta öğrenim kurumlarımızı, üniversitelerimizi çağdaşlaştırsak ne olur ki?

Diyeceksiniz ki, basında ve TV’de pek çok açık oturumlar tartışmalar vs. yapılmakta. Güncel konular işlenmekte, otur dinle…..Güldürmeyin beni…

Üç tane saygı değer ekonomist ya da siyaset bilimci ya da spor uzmanı ….
Bir araya gelip belli bir konuyu tartış. Örneğin ben ekonominin temel ilkelerini bilmiyorsam İMKB’sındaki endeksin inip çıkması ve onun yorumu bana ne bilgi verecektir. Belki yarım yamalak bir şeyler öğreneceğim. Ama en kara cahil olanlar yarım yamalak bilenlerdir. Bilen bir kişi, ayni konudaki uzmanlara bilgilerini aktarabilir. Bu en kolay bilgi aktarımıdır. İşin en zoru konuyu hiç bilmeyenler olayı anlayacakları bir dilde açıklayıp, daha sonra da tartışmaktır.

Bu kişiler unutmasın, 70 milyona bir şeyler anlatıyorsunuz. Bu izlediğiniz yolla kime ne bilgi aktardığınızı sanıyorsun? Sağlık konusunda yapılanlara bir eleştirim yok. Sağlık konularını izlediğimde ya da okuduğumda bir şeyler anlayıp öğreniyorum.

Futbol tutkunu bir ulusuz, kaç kişi ofsayt nedir, ne zaman olur biliyor mu? Ben zaten bilmem de, ama benim dışında belki herkes biliyordur. Durum öyleyse özür diliyorum.

Daha da açıklamak için, küçük bir azınlığın dışında, kilolarca ağırlığında aldığımız gazete ve dergiler, saatlerce izlediğimiz onca TV kanalı ya da dinlediğimiz radyo istasyonu bizi hangi konuda eğitiyor, bilgilendiriyor? Ama yazılı basında sayılamayacak kadar çok ilan, en olmayacak saçma sapan konularda dev fotoğraflar, haberler yer almakta.

Ya TV kanalları! Bir saatlik bir programı izleyebilmek için kısa bir reklam arası diyerek izleyiciyi neden çılgına çeviriyorlar? Nasıl yapıldığını kim açıklarsa açıklasın, ben rating diye böyle bir şeyin doğru olabileceğine inanmıyorum. Ama rating adına saçma sapan programlar nerdeyse gece yarısına kadar sürmekte, gece yarısından sonra da en umulmayacak kanallarda bile kimileyin olağan üstü programlar yayına girmekte. Amaç toplumu uykusun eğiterek mi Bilgi Toplumuna dönüştürmek?

TV kanallarından kaçı ayni zamanı gösteriyor, ayni hava durumunu veriyor ya da TV programlarında hangileri belirtilen saatlerde yayına giriyor? İçeriği doğru olmayan bu tür yanılsatmalar için neden boş yere kağıt harcanıyor? Bilemiyorum bunlar acaba bizleri şaşkına çevirmek için özellikle mi yapılıyor?

Küçük üç örnek: Bu günlerde çok kullanılan CEO’nun ne olduğunu halkın kaçı biliyor? ABD, bizim AB’e girmemizi “Truva Atı” olalım diye istermiş deniliyor. Truva atının ne olduğunu kaçımız biliyor? Uzun süredir bir “PKK kongra gel” duymaktaydım. Terör örgütü olduğunu anladık da anlamı ne? Bizim Ocak Başında bir Kürt garson vardır ondan öğrendim, “kongra” “kongre ya da meclis”, “gel” ise “halk” demekmiş, yani halk meclisi gibi bir anlamı varmış. Umarım doğru anlamışımdır.

Eğitim düzeyimizin ne denli çöktüğünü artık MEB vb. Pek çok kurumumuz kabullenmişken, yukarda ki üç örneği yüz binlere çıkarabilirken, halkımız bilgi toplumu mu yoksa cehalet toplumu mu olma yolunda? Bunu halkımız mı istiyor ya da bizim dışımızda birileri bilerek ya da bilmeyerek umursamazdan geliyor.

Ben oldum bittim spordan anlamam, hele futboldan nefret ederim. Beş on yıl öncesine kadar genç, yaşlı büyük bir çoğunluğun sanat, ekonomi, siyaset ve teknoloji yerine futbolu izlemelerine ardından da günlerce bir maçı ya da bir oyuncuyu tartışmaları beni çok üzerdi. Ama artık bu duruma hiç üzülmüyorum. Çünkü halkım artık TV dizilerini tartışır oldu. Falanca dizide bu akşam ne olacak? TV’de basında boy boy reklamlar, konu bu akşam şu saate, şu kanalda “Ahmet, Ayşe’ye ne diyecek?” gibisinden bir dizi laf! Korkum, halkım yakında futboldan çok TV dizilerini konuşur olacak.

Dünyanın en güzel dillerinden biridir Türkçe’miz. İyi bildiğimi sandığım İngilizce’me karşın ben artık basında, reklamlarda, haberlerde, FM radyo ve TV kanallarında yazılanları, söylenenleri anlamakta güçlük çekmeye başladım. Hiç alışık olmadığım bir aksan ve tonlama (ya ABD özentisi ya da özellikle Güney Doğu şivesi) bir de çarpıtılmış Türkçe sözcükler ve özellikle İngilizce’den alıntılar.

Bir Renault 12 arabam vardı, oğlum okumaya başladığı yıllarda “bizim araba renault marka” derdi. Sonra Türkçe’si düzeldi “bizim araba reno” demeye başladı!

2. BİZLERE NE OLMAKTA?

Elli yıl öncesine kadar ülkemizin her köşesinde oraya özgü bir kültür vardı. Ben İstanbulluyum. İstanbul için yedi tepeli derler ama aslında İstanbul bir köyler federasyonudur. Kumkapı’daki lokantaların yemekleri ile Beylerbeyi ya da Kanlıca ya da Beyoğlu farklılık gösterirdi. O yörelerde oturan değişik kökenli ya da Müslüman olmayan yurttaşlarımızdan dolayı konuşulan dil de belli aksan değişiklikleri gösterirdi. İşte İstanbul bu idi. Bu saptamayı bütün yörelerimiz için yapabiliriz.

Kanımca İstanbul’u Fatih almadı, İstanbul’u 1960’dan sonra lahmacun çok geçmeden de fast food fethetti. Sonuç İstanbul kültürü yok oldu. Türkiye’nin her yöresinde kırsal kesim büyük kentlerin varoşlarına taşındı. Bulundukları yörenin kültürünü özümsemek yerine, geldikleri yörenin kültürün yozlaştırarak peşlerinden taşıdılar. Açık konuşmak gerekirse İstanbul’u ve başka yörelerimizi bırakıp giden azınlıklarımızı özlüyorum.

Fast food ve arkadaşları, ardından bir takım markalar ve onların zincirleri İstanbul’u fethetmekle yetinmediler. Giderek Anadolu’nun kentlerini de birer birer ele geçirmeye başladılar.

İnanın bana yolda yürürken bir dükkan görüyorum. Üzerinde eğri büğrü bir yazı. Önce bu yazıyı okuyacaksın, eğer bu işi becerebilirsen ardında hangi dilde olduğunu sökeceksin.Güzel olsun diye mi yoksa ben anlamayayım diye mi bilemem. Ama iş burada da bitmiyor. Burası bir bar mı, kafe mi, dükkan mı. Dükkansa ayakkabı mı, elbise mi… ne satar onu da anlaman gerekli. Belki saf saf içeri girip çevreye bakınıp zar zor anlayacaksın.

Eğitim düzeylerinden kuşku duyduğum çok küçük bir azınlıktaki genç kitle eminim bu işi hiç zorlanmadan yapabilmekte. Ama geriye kalan korkunç bir çoğunluk ne yapacak? Bu çoğunluğun içinde ben de varım.

Geçen gün TV’de Internet ile ilgili güzel bir program izliyorum. Konuşmacı bey çocuklarının “çat” yaptığından yakınıyor. Sunucu hanım “çat”ın ne olduğunu anlamadı. Kara mizah! İngilizce “chat” sözcüğünün “çet” diye okunacağını bilmek zorunda mıyız?

Belki yeri değil ama bir zamanlar belli bir kesim (1940 gençliği) ülkemize Türkiye yerine TürkiyA derdi, şimdilerde ise Türküye diyenler türedi. Amerika yerine Amarika diyen halkımız ve devlet büyüklerimizin sayıları da artmakta.
Yine bir zamanlar belli başlı büyük kentlerin adları Türkçe’de okunduğu gibi yazılırdı ya da yazıldığı gibi okunurdu. Niye Londra’ya London demiyoruz ve öyle yazmıyoruz da, Nüvyork yazmayıp New York yazıyoruz ve Nevyork diye okumuyoruz? Çok bilge bir toplum olduğumuz için mi?

Yukarıda özetlediğim durum hemen tüm dünya ülkeleri için geçerli. Buna küreselleşme deniliyor. Bence bu küreselleşme falan değildir. Bu yalnızca
ABD cuntasının küremiz üzerindeki kültürleri yok edip, bireyleri yozlaştırarak cehalete itmektir. İteceksin ki, onları yönetebilesin!

3. GELELİM TEKNOLOJİNİN BİZİ ÇEVREMİZE NASIL YABANCILAŞTIRDIĞINA

Çok gerilere tarım toplumuna gitmeyeceğim. Elektrikli kapı zili, lambalı radyo, gramofon, elektrikli şofben, ilk çıkan elektrikli ütü, kadranlı telefon vb. daha nice 1950’lili yıllarda tanıştığız aygıtların nasıl çalıştığını anlamak, gerektiğinde onarmak, eğitimi yaşı ne olursa olsun, meraklısı için bir sorun değildi.

Teyzem (yaşasaydı şimdilerde yüz yaşını çoktan geçmiş olacaktı ve ilkokulu bile belki bitirmemişti sanırım) oturup evdeki saatleri söker, onarırdı. Elektrikli ütünün içinde akımın geçtiği bir tel vardır. Koptuğunda ütünün altını açıp telin kopuk yerine bir düğüm attığında onarım biterdi. Tek sorun bu teli iki mika tabakanın arasına yerleştirmekti. Genelde de bu mika tabakalar dağılırdı. Ütüyü kapatmak için hayli uğraşmak gerekirdi. Ama sorun değil, bu işi ben bile yapardım.

Ya şimdilerde ne durumdayız? Bırakın onarmayı, çok demek az kalır çok üstü, çok çok bir çoğunluğumuz nasıl çalıştığını bile bilmediğimiz ve hiçbir zaman da öğrenemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir bilgi teknolojileri ürünleri çöplüğü ile kuşatılmış bulunmaktayız. Hiç düşündünüz mü? En fakir bir gecekonduda bile kaç tane mikroişlemci bulunmakta? En azından bir kol ya da masa üstü elektronik saat olamaz mı?

Bir seyyar satıcıda ya da bisikleti ile mahallede dolanıp elektrik ya da su tesisatı onaran çok kişide cep telefonu ya da çağrı cihazı gördüğümü anımsarım.

Geçenlerde kendi evimdeki mikroişlemci sayısını bulayım dedim. Çamaşır makinesi, buzdolabı, mikrodalga fırın derken bir arkadaşım geldi saymayı bıraktım. Ama kırkı geçmiştim. Yukarıda mikroişlemci ordusu demedim çöplüğü dedim. Neden mi? Eğer ben bir şey kullanmıyorsam benim evimde ne işi var? Çöpe atayım gitsin.

Ben mikrodalga fırınımın yalnızca neskafe ısıtma tuşlarını kullanmasını biliyorum. Başka özelliklerini kullanmak istersem, onun bilmem kaç sayfalık kullanım kılavuzun açıp, ders kitabı okur gibi çalışmam gerekecek.

Benzeri nedenle yaz ve kış saati uygulamalarından da nefret ediyorum. Herkesin bir tutkusu vardır. Çokta aşırıya kaçmadan bende de yirmi otuz kadar elektronik saat var. TV, mikrodalga, buzdolabı falan da cabası. Her birinin ayarı için ayrı bir yöntem gerekli. Ben bunları aklımda tutmak zorunda değilim. Hele hele yılda iki kez elimde kullanım kılavuzları bunların başında saatlerimi geçirmek zorunda hiç değilim. Dolayısı ile evimdeki tüm saatler kendilerine özgü bir zamanı göstermekte.

Böylesi durumlarda hep aklıma bir Fransız karikatürü gelir. Çoğu kısmı çeviri olan aylık bir dergi çıkardı, sanırım adı “Yeni Dünya” idi. 1950’li yıllarda, orada hep smokin giyen Mankafa Poldi diye bir tip vardı. Her sayısında onun karikatürleri yayınlanırdı. Birisi de söyle idi. Çok şık bir Fransız kadın koltukta oturuyor, karşısında bir TV. Kadın soruyor “Ah Poldi bu TV nasıl çalışıyor hiç anlamıyorum”, Poldi’den gelen yanıt “Sevgilim şu düğmeye basıyorsun ve TV çalışıyor”

Bu yazımda, ülkemizin herhangi bir yöresinde oturanları ya da çalışanları hedef almıyorum. Lütfen o kişiler üzerlerine alınmasın. Ancak yetmiş milyonluk ülkemizde, çok büyük bir çoğunluğun başta kendim Yurdakul Ceyhun olmak üzere, Mankafa Poldi durumuna düşmekte olduğunu üzülerek gözlüyorum.

Yine belirtmeliyim ki, bu durum yalnız bizim için değil, pek çok ülkenin büyük bir çoğunluğu için geçerlidir.

4. NEDEN STANDARDLAŞMAYA BU KADAR KARŞIYIZ?

Benim evimde iki tane TV var. İkisinin de uzaktan kumandaları var. Geçen gece oda loş, TV’yi açayım dedim rasgele bir kanala bastım alet açıldı. Üste iki tuş var, bir TV’yi öbürü de sesi kapatmak için. Gece komşular rahatsız olmasın diye sağdaki sesi kapatma düğmesine bastım. TV kapandı. En az üç kez denedim, hep ayni şey. Sonunda lambayı yaktım. Ne göreyim soldaki TV’yi kapatma, sağdaki ise sesi kapatma düğmesi imiş. Deli olmak işten değil. Ben neden düğmelerin yerini şaşırayım? Öbür odadaki TV’nin kumandasına baktım, gerçek ortaya çıktı. Bir evde iki kumanda, birinin ses kapatması öbürünü aleti kapatması imiş. Bunların ters olduğu hiç dikkatimi çekmemişti. Gecenin bir vaktinde ben yorgun ve dalgın olamaz mıyım? İlle de Mankafa Poldi durumuna mı düşmeliyim? Neden kumandalarda, en azından temel işlevler için, bir standarda gidilmesin?

Geçenlerde benim şarj bitmişti, arkadaşımın cep telefonunu aldım. Bir türlü açamadım. Çünkü onunki yeni bir modelmiş, başka türlü açılırmış. Neden en azından temel konuşma işlevi için cep telefonlarında bir standart olmasın? Benzeri soru şarj kabloları için de geçerli. Neden bilmem kaç tip şarj kablosu var?

Bankadan ATM ile para çekeceksiniz. Bırakın değişik bankaları, belli bir bankanın bile şubelerinin ATM ekranı ayni değil. Neden bunları standart kılmıyoruz? Ben yalnızca ATM’lerden eğer becerebilirsem para çekmesini biliyorum. Başka da hiçbir işlevlerinden yararlanamıyorum, çünkü yapılacak işlemleri aklımda tutamıyorum.

Buna daha yüzlerce örnek verebilirim.

Beni bilge bir kişi sanıp birilerinin bana soru sormasından korkuyorum. Örneğin:

  • Hangi operatöre abone olayım?

  • Hangi cep telefonunu alayım?

  • Hangi hizmetleri alayım?

  • Türk Telekomun hangi tarifesine abone olayım?

  • Puanlarım şöyle şöyle ben hangi üniversitenin hangi bölümüne girebilirim?

Internet’i tartışmayacağım dedim ama bir uygulamasına değinmek istiyorum. http://www.yok.gov.tr/ dersem Türkiye’deki tüm üniversitelerin siteleri çıkıyor. Çok güzel, büyük kolaylık. Gel gör her birinin yapısı ayrı. Kimisinde ders programları yok, kimisinde öğretim üyeleri yok…Burada içerik olarak bir standartlaşmaya gidemez miyiz? Ayni durum devlet kurumları için de geçerli. Dahası kamu hizmeti veren kurumlarımız birinin sitesinden bir bilgi almak istiyorum Ben kırk saat animasyon mu falan filan mı izlemeliyim?

Diyelim bir kentin tapu dairesine bir şey soracağım? Adresi ne? Böyle bir site var mı, yok mu? Neden YÖK’ün yaptığı gibi (ki bunu da kaç kişi bilir?) tüm ülkenin kamu kuruluşlarının ya da tüm sitelerin adres rehberi bir yerde toplanmasın? Örneğin www.turkiyedevlet.gov.tr desem ve tüm kamu kuruluşlarının site haritasını görsem iyi olmaz mı? Dahası, tüm tapu dairelerinin, tüm muhtarlıkların v.b….. site yapıları standart olsa ve vatandaş bir bilgiye erişmek için şaşkına dönmese daha iyi olmaz mı?

Ticari kuruluşlar, özel kişiler istedikleri gibi standart dışı site tasarlatabilir. İstedikleri gibi atraksiyon yapabilir. Buna kimse karışamaz. Ancak, kamu vb. kuruluşlarda ilk sayfada bir seçenek koyar doğrudan bilgiye erişimli mi yoksa lay lay lom animasyonlu mu olsun? Kabul ediyorum bir kamu kuruluşu kendisi ile ilgili tanıtıcı resim, film v.b. bilgileri de sitelerine koymak ister. Ama ben o kuruluşu zaten tanıyorsam ve o anda belli bir kişi hakkında ivedi bir bilgiye gereksinimim varsa (örneğin e-posta adresi), neden kırk saat beklemek durumunda kalayım?

Çok yıllar önce telekomünikasyoncu arkadaşlardan bir fıkra dinlemiştim…
Soru şu: “Eğer telefondan önce bilgisayar icat edilseydi ne olurdu?”
Yanıt: “Evinizde yangın çıktığında bilgisayarınız üzerinden itfaiyenin bilgisayarını arardınız ama konuşamazdınız, çünkü belki sizin bilgisayar IBM, karşı taraf ise Digital uyumlu olabilirdi”.

“Bilgi teknolojileri bize öylesine bir özgürlük getirdi ve yeni olanaklar sağladı ki, herkes her şeyi dilediği gibi düzenler”. Bu görüş bireyin kişisel ortamı için geçerlidir. Ancak toplumun kullanacağı uygulamalarda standardizasyon zorunludur. Ayrıca yukarıda cep telefonu örneğinde olduğu gibi bir arkadaşımın aygıtının temel işlevlerini de sıkıntıya düşmeden kullanabilmeliyim. Başkaca durumlarda, şaşkın tavuk gibi dolanır dururum. Yoksa istenen bu mu?

5. SONUÇ

Başlarken bir ABD cuntasından söz ettim. Bu konuya açıklık getirmek istiyorum. Sayısal Uçurum (digital divide) kavramı yanılmıyorsam ilk kez ABD’de fark edildi. Nedir bu uçurum? Toplumun bir bölümü bilgi teknolojilerini sonuna dek kullanıyor ve Bilgi Toplumu olmuş, öbür kesim ise bu teknolojileri kullanmaktan yoksun ve her iki kesim arasında bir uçurum var. Toplumun sağlıklı gelişmesi için bu teknolojilerin adil biçimde paylaşılması daha iyi olur. Tıpkı ulusal gelirin adil paylaşımı gibi. Hatta bunun dünya geneline de yaygınlaştırılması gerekir.

Bizler ABD deyince, bu ülkenin çok küçük bir bölümünü düşünüyoruz. Oysa:

  • Bugün dini inançlarından dolayı elektrik vb. tüm teknolojiyi yadsıyan kişilerin yaşadığı yerler var.

  • Indian Reservation dedikleri insan hayvanat bahçesini anımsatan Kızılderili yerleri ve burada yaşayanlar var.

  • Amerikan İngilizce’sini çok değişik bir aksanla konuşan büyük bir zenci kesim var. Bu kesim Zenci İngilizcesi diye kendi konuştukları dili okullara yabancı bir dil diye koydurma çabası içindeler.

  • Meksika’dan sürekli bir kaçak göç sürmekte. Hispanik dedikleri bu kişilerin nece konuştuğu bile bilinmemekte.

  • Viyetnam’dan büyük bir göç yediler.

  • Yıllardan beri Çinliler her şeyden kopuk, kendi Çin mahallelerinde otururlar.

  • Montana gibi kıtanın iç kesimler, her türlü teknolojiye uzaktır.

  • Her renk ve kökenden gelen hiçbir iş yapmayan vurgun, uyuşturucu vb. her türlü yasa dışı uğraşlarda çalışan azımsanmayacak bir bölüm de var.

  • Ve daha niceleri…

Bunlar zaten cehalet toplumu. Ve öyle de kalacaklar.

Bugün dünya jandarmalığına soyunanlar, Washington’daki yönetimler ve onların arkasında, kökü İsrail’e kadar uzanan ve Siyonizm’e yakınlık duyan belli bir Hıristiyan mezhebine bağlı sermayedir. Dolayısı ile ABD cuntası doğru bir terim olmuyor. Belki de Washington Cuntası demeliydim.

Ben bu kişileri cunta diye adlandırdım. Bunların derdi bırakın Türkiye’yi, yukarıda küçük bir örnek verdiğim kendi vatandaşlarının büyük bir bölümünü filan da kurtarmak değil. Onların asıl derdinin ne olduğu bu yazımızın konusu değil. Kaldı ki, bunu ben de bilmiyorum. Ama düşünmek bile istemediğim kimi tahminlerim var.

Cuntanın görünürdeki derdi yukarıdaki kesim ile aralarındaki sayısal uçurumu nasıl kapatacaklarıdır. Doğal olarak bu durum AB, OECD ve BM tarafından da gözlenmiş ve sorunu tüm dünya geneline yaymaya çalışmaktalar. Asıl amaçları nedir, bilinmez! Ama şunu gözden kaçırmayalım:

  • Afrika hiçbir zaman cehalet toplumu olmaktan kurtulamayacaktır.

  • Asya’nın büyük bir bölümü Çinin egemenliğine geçecek ve Cuntanın karşısına dikilecektir. Onlar ne toplumu olacak bilinmez.

  • Meksika ve Latin Amerika, Cunta’nın arka bahçesidir Bilgi Toplumu olmanın dışında bilinmez bir toplum olacaklardır.

Benim derdim, Türkiye’nin şu anda bilinçsizce izlediği yolun bizi Bilgi Toplumuna değil Cehalet Toplumuna götürdüğü ve çok azımızın bu gerçeği gördüğüdür.

Türkiye için çıkış yolları olamaz mı? Hala Var! Ama yıllardır belli bir azınlığın yazıp çizdiklerini dinleyen kim?

Çıkış yolu:

  • Yerli Ar-Ge ve bunun sonucu fikri mülkiyet haklarının edinilmesi,

  • Yazılım ve donanımda yerli üretim,

  • Devletin, daha öncelerden belirlenmiş olan öncelikli alanlarda Ar-Ge desteklerini arttırması,

  • Devletin ulusal sanayinin en büyük alıcısı ve koruyucusu olduğu gerçeğini görmesi,

  • Devlet ihalelerinde ulusal firmalara öncelik tanınması,

  • Kısacası ABD, Japon, AB, OECD ülkeleri, Devletleri kendi ulusal sanayilerine ve Ar-Ge çalışmalarına korkmadan ne denli destek veriyorsa, Devletimizin de onlar kadar olmasa bile, onlarınkine yakın destek vermesidir.

Devletimizin yıllardır bunu yapamamasını, elinin kolunun bağlı kalmasını bilin bakalım neye bağlıyorum?

Kaynak : Yurdakul Ceyhun ; 1940 yılında İstanbul’da doğmuş, 1982 yılında ODTÜ’deki öğretim üyeliği görevinden ayrılarak önce GAMA Elektronik’de daha sonra da TELETAŞ’ta görev yapmıştır. 1994 yılında bu görevinden ayrılıp ODTÜ’ye dönmüş, ardından UNIDO’da Direktörlük yapmıştır. 2000 yılından bu yana İstanbul’da çeşitli üniversitelerde ders vermekte ve konusundaki firmalara danışmanlık yapmaktadır.

 

konu menüsü

 

© mavilink.com