![]() |
bir antik roma çocuk masalı |
![]() |
||
|
Romalı şair Ovidius, göğe çıkıp yüksekten dünyayı seyretmiş olan Faeton adlı genç hakkında bir masal yazmıştı. Faeton'un annesi ölümlü bir kadınmış. Babası da güneş tanrısı olan Febüs. Faeton, babasının dört atlı güneş arabasına binip dolaşmak istemiş. Güneşin, yani babasının sarayına gitmiş ama gözleri kamaşık eşikte durakalmış. Febüs pırıl pırıl parlayan bir tahtta oturuyormuş, sağında ve solunda saatler, aylar, yıllar ve yüzyıllar duruyormuş. Üstü başı üzüm suyuna bulanmış Sonbahar'ın yanında çelenklerle süslü Bahar, kolunda olgun başaklar bağlı genç Yaz'ın da yanında ak saçlı Kış varmış. Febüs : Burada ne
arıyorsun oğlum? diye sormuş. Genç : Ey büyük dünyayı aydınlatan ışık
demiş. Febüs verdiği söze pişman olmuş. Oğlunu tehlikeli niyetinden vazgeçirmek için ikna etmeye çalışmış ve : Senin kaderinde ölümlü bir insanın yapabileceği şeyler yazılı, arzunsa ölümlü insanların yapamayacağı bir şey demiş. Genç ayak diremiş, niyetinden vazgeçmemiş. Baba oğul uzun zaman tartışmışlar. Sonunda baba içini çekerek razı olmuş. Zaten tartışmanın da zamanı da değilmiş. Tan tanrıçası Aurora, gün doğuda kızıl kapıların kanatlarını açıyormuş. Derken saat ve dakika tanrıları olan oynak Or'lar yüksek gök ahırlarından, ateş püskürten atları çıkarmış. Faeton, altın, gümüş ve değerli taşlar gibi parlayan güneş arabasını görünce şaşakalmış. Febüs, oğlunun yüzüne yanmaması için kutsal merhem sürmüş ve parlak tacını başına geçirmiş. Bunun sonunun hayırlı olmayacağını sezen baba, öğütlerini dinlemesini, yani dizginlere asılmasını, yeryüzünü yakmamak için de pek aşağılara inmemesini tembih etmiş ve : Orta yoldan sür, tekerlek izleri olan yerden demiş. Öte yandan gece, çekile çekile bu batı kıyılarına inerken doğuda tanyeri ağarmış. Baba son defa olarak oğluna aklını başına toplayıp niyetinden vazgeçmesini rica etmiş. Sevinç içinde olan genç artık dizginleri eline almışmış zaten. Sabırsızlanan atlar, ayaklarıyla gök kapılarını dövüyorlarmış. Ortalık at kişnemeleriyle çınlamış. Okyanus adlı tanrıça kapıları açmış. Açınca da uçsuz bucaksız dünya göz önüne serilmiş. Atlar havayı döve döve, doğu rüzgarlarına yetişip onu geçerek koşmaya başlamışlar. Gökyüzüne çıkıp pek dik olmakla birlikte, geceleyin dinlenmiş olan atlar, arabayı hızla çekiyorlarmış. Araba her zamankinden hafif gelmiş atlara. Küçük bir çocuğun ağırlığı ne olacak! Araba, boş bir gemi gibi zıplayıp sallanıyormuş. Bunu sezen atlar gemi azıya alarak yoldan sapmışlar. Çocuk korkusundan dizginleri nasıl tutacağını, hangi yoldan gideceğini şaşırmış. Güneşin ışınlarından ilkin Büyükayı erimeye başlamış. Kutupta soğuktan hep uyuklayan Ejder gazaba gelmiş. Hantal sığırtmaç, korkusundan arabasıyla bir yana çekilip gitmiş. Aşağıya bakan Faeton da, ta derinlerde dünyayı görmüş. Genç sapsarı kesilmiş, ayakları titremeye başlamış, gözleri kararmış. Babasını dinlemediğine pişman olmuş, babasının atlarına bir daha el sürmeyeceğine tövbe etmiş. Dönüp arkasına bakmış. Gökte bir hayli ilerlemiş ama önünde daha uzun bir yol varmış. Ne yapsın? Faeton, atları zaptedememiş, adlarını bile bilmiyormuş. Korkudan titreyerek etrafına bakmış. Canavarlarla dolu olduğunu görmüş çevresinin. Yıldız kümesinden, uzun pençelerini, sivri iğnesini kendisine doğru uzatan devasa Akrel'i görmüş. Korkudan donan genç, dizginleri büsbütün elinden kaçırmış. Başıboş kaldıklarını sezen atlar, gönüllerinin çektiği yere alabildiğince koşmuş. Yıldızlara çarpa çarpa, bir yükseklere çıkmış, bir neredeyse sürünecekmiş gibi ta yeryüzüne kadar inmişler. Ay, ağabeyinin atlarının, çığırından çıkarak olanca hızıyla koşmalarını şaşarak seyrediyormuş. Aşağıda bulutlar tutuşarak tütmeye başlamışlar. Alevler dağların doruklarına sıçramış, ateş ormanlarda tarlaları sarmış. Zümrüt çayırlar bir anda sararıp kavruluvermiş. Şehir ve kaleler yanmış, koca ülkeler kül olmuş. Kafkaslar ateş içindeymiş. Etna ateş püskürüyormuş. Soğuk İskitler ülkesi bile ısınıvermiş. Alp dağlarının üzerindeki hava tutuşmuş, başı dumanlı Apenin dağları alev alev yanmış. Yangın bütün dünyayı sarmış. Hava bir fırındaki gibi ısınmış. Faeton'un bindiği araba kıpkızıl olmuş sıcaktan. Genç, göğe doğru yükselen dumana ve kıvılcımlara dayanamamış. Atların karanlıkta nereye gittiklerinin farkında bile değilmiş. İşte kanları, sıcaklıktan yanmış derilerine hücum eden Habeşlilerin o zaman karardıkları, Libya'nın da o zaman verimsiz bir çöl haline geldiği söylenir. Tanais (Don) ırmağını dumanlar bürümüş, Babilon'daki Fırat ırmağı tutuşmuş, Ganj'ın, Tuna'nın uzak Kolkil'deki Riyon'un suları kaynamaya başlamış. İspanya'da sıcaktan Taho ırmağındaki altınlar erimiş. Nil ırmağı korkusundan dünyanın öbür ucuna kaçıp saklanmış. Öyle saklanmış ki, kaynakları bulunamamış. Yeryüzünde tüm karalar çatlamış.Çatlaklardan yeraltı ülkesi Tartaros'a ışık sızmış. Işığı gören Tartaros kralı ve kraliçesi dehşet içinde kalmışlar. Zamanın uzak olmayan bir geçmişine kadar deniz olan yerleri kumsal vadiler kaplamış. Balıklar derinlere inmiş, ölü ayı balıkları suların üzerine çıkmış. Deniz tanrısı, perişan bir halde üç kere suyun üzerine çıkmış ve her seferinde sıcağa dayanamayıp gerisin geri denize dalmış. Okyanusun çepeçevre sarmış olduğu Yer de , gırtlağına kadar suya dalmış ve sıcaktan boğazı yanarak dile gelip korka korka tanrıların babasına yalvarmış : Yaz kış çalıştığım, sivri sabanın vücudumda açtığı yaralara dayandığım, insanlara ekmek ve meyve verdiğim için mi yapıyorsun bunu bana! Bana ve denizlerin hükümdarı olan kardeşime acımazsan, kendi gökyüzüne acı bari. Kutuplara bir bak. Ateş oraları da sararsa, tanrıların meskenleri çöker. Güçlü Atlas'a baksana! O bile eğilmiş, gök kubbeyi omuzlarında güç tutabiliyor. Eğer deniz, yer, gök kubbe yok olursa, biz yine eskisi gibi bir kaos halinde birbirimize karışırız. Artakalanı bari ateşten kurtar. Evrenin selametini düşün!
Böylece Antik Roma şairi Ovidius, bir çocuk masalında, eski hoş söylentileri, dünya hakkındaki o dönem için yeni olan bilgilerle birleştirmişti. Kaynak : İnsan Nasıl İnsan Oldu (M. İlin - E. Segal), Say Yayınları'ndan alıntı yapan; Kaan Haskan. |
||||
|
© mavilink.com |
||||